blog

“DUVARDAKİ SİLAH”: RİSK VE TEHDİTLERİN GÖLGESİNDE İRAN-İSRAİL İLİŞKİLERİ

Ünlü Rus edebiyatçı ve oyun yazarı Anton Çehov’un “duvardaki silah” olarak da bilinen yaklaşımı[i], edebiyat sahasının dışına taşarak uluslararası ilişkiler ve güvenlik literatüründe de kendine önemli bir yer edindi. Çehov, 1800’lerin sonunda oyun yazım teknikleri üzerine ortaya koyduğu bu yaklaşımda özetle şunu ifade etmekteydi; “eğer birinci perde açıldığında duvarda bir silah asılı duruyorsa veya oyuncuların birinin belinde tabanca görülmekteyse, oyunun ilerleyen sahnelerinde veya finalde o silah patlar.”

Çehov’un edebiyat çevrelerinde bilinen bu sözünü meşhur eden ve tekrar gündeme getiren ise, kendisinden daha şöhretli bir başka Rus, Vladimir Putin oldu. 2012 Aralık ayında, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmesinden sonra, iç savaşın en hararetli olduğu bir dönemde, Suriye bahsinde bu ifadeyi kullanmıştı Putin. “Duvardaki silah” metaforu, İran-İsrail arasındaki sorunlu ve gergin ilişkilerin doğasını anlamak için de faydalı ve açıklayıcı bir çerçeve sunuyor.

Tahran-Tel Aviv arasındaki ihtilaflar ve karşılıklı tehdit ve restleşmeler, hâlihazırda Suriye iç savaşı, radikal ideolojiye sahip terör örgütleri ve bölge dışı müdahalelerin gölgesindeki Orta Doğu’yu daha kırılgan ve sıcak çatışmaya açık bir zemine çekiyor. Bölge halkları arasındaki tarihi, kültürel ve coğrafi husumetlerin oluşturduğu fay hatlarının hızla kırılmaya başladığı 21. yüzyılda, duvarda asılı duran silahların patlaması için final sahnesinin beklenmesine de artık gerek kalmamış gibi görünüyor. Barut fıçısına dönen bölgede, bu iç dinamiklerin kendiliğinden veya bölge dışı aktörler vasıtasıyla her an sıcak çatışmaya dönüşebilmesi, bölgedeki en sorunlu akslardan biri olan İran-İsrail gerginliğinin daha yakından gözlenmesini de zaruri hale getirmektedir.

Bu makalede, iki ülke arasındaki doğrudan gerginlik unsurlarının geçmişi ve bugününe bakılacak, ayrıca ikili ilişkilerin bugününü ve geleceğini yüksek oranda etkileyen bölgesel ve bölge dışı dinamikler de incelenecektir. Son bölümde ise, mevcut risk ve tehdit potansiyeli çerçevesinde, İran-İsrail gerginliğinin evrilebileceği muhtemel gelecek projeksiyonları ele alınacaktır.

İran ve İsrail geçmişte de her zaman birbirine düşman mıydı?

İki ülke ilişkilerinin hâlihazırdaki durumunu ve geleceğini anlamak için, yakın geçmişteki işbirliği ve ittifak noktalarının muhakkak dikkate alınması gereklidir. Zira zannedilenin ve genel kabul gördüğü çerçevenin aksine, İran ve İsrail 1990’lara kadar düşmanca ilişkiler içerisinde değildi. Yahudiler ve İranlıların İslamiyet öncesi ilişkileri ise, dikkat çekici ölçüde yakın bir ittifak barındırıyordu içinde.

Tevrat kaynaklarına göre, İsrail Krallığı (M.Ö. 1020 - M.Ö. 931) Hz. Davud tarafından kurulan, Hz. Süleyman tarafından geliştirilen bölgesel bir güçtü. Bu devlet, sonradan parçalanarak İsrail ve Yehuda Krallıklarına bölünmüş, günümüzde Yahudilere ismini vermiş olan Yehuda Krallığı ise iyice güçsüz düştüğü M.Ö. 605’ten itibaren Babil’e bağımlı vasal bir devlet haline gelmişti. Babil Kralı II. Nabukadnezzar Yahudi devletini yıkıp Yahudileri M.Ö. 587 yılında sürgüne gönderdi. Pers Kralı II. Kuruş (Cyrus) ise M.Ö. 538 yılında Babil’i bozguna uğrattı ve Yahudi sürgünlere yurtlarına dönme imkânı sağladı. Sonraki dönemlerde de gerek Ahameniş gerekse Part ve Sasani Hanedanları döneminde bölgenin en büyük güçlerinin başında gelen İranlılar, Yahudilerin her dönemde koruyucusu oldu.[ii] Bu dönemdeki işbirliğinin Makedonya, Roma ve Bizans İmparatorluklarına karşı jeopolitiğin zorladığı bir ittifak olduğu açıktır. Bununla birlikte tarihsel süreç içerisinde İran ve Yahudi halkları arasında 20. yüzyılın çalkantılı ve kaotik uluslararası ortamına kadar bir ihtilaf yaşanmamış olduğu da bir vakıadır.

Bu tarihsel gerçekler, yaklaşık 2550 yıldan beri iki halkın birbirini gayet iyi tanıdığını ve bir dönem çok yakın müttefik olduklarını gösterir. Toplumların hafızalarının zayıf olduğu bir gerçektir, buna karşın tarih ise baştanbaşa ironilerle doludur. Bu şartlar altında, bugünkü Filistin toprakları ve İsrail’in Yahudi kimliğinin oluşumunda tarihteki en büyük katkılardan birinin bizzat İranlılar tarafından yapılmış olması, tarihin başlı başına bir cilvesidir.[iii]

1947’de Filistin topraklarında Yahudi ve Araplar için iki ayrı devlet kurulmasını öngören, BM Güvenlik Konseyi’nin 181 Sayılı Kararına 1947’de karşı çıkan devletlerden biri de İran Şahlığı idi. Ancak buna rağmen, 1950’de, Türkiye’nin ardından, İsrail’i resmen tanıyan ikinci Müslüman çoğunluklu ülke İran oldu.

Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin, Orta Doğu’da dört bir yanı varlığına düşman Araplarla çevrili yeni İsrail Devleti’ne uzattığı bu zeytin dalı, Tel Aviv açısından paha biçilmez önemdeydi. 1956’da Süveyş Krizi nedeniyle Mısır’la savaşan İsrail, bu savaştan sonra İran’a daha açık ve yakın davranmaya başladı. İsrail’in İlk Başbakanı Ben Gurion’un “çevre doktrini” (periphery doctrine) kapsamında, Araplara karşı ittifak peşinde olduğu üç bölge ülkesi Türkiye, İran ve Etiyopya’ydı. Tahran ile Tel Aviv arasındaki ilişkiler, İsrail açısından açıktan, İran açısından ise buna karşı çıkan iç kamuoyu nedeniyle biraz da mahcup ve üstü örtülü bir işbirliği formatında ilerledi. Bağdat’taki Baas yönetimine karşı Irak Kürtlerine verilen destek, İran ve İsrail’in işbirliği bağlarının sahadaki yansımalarından biriydi.[iv]

Bu dönemde her iki ülke de “düşmanımın düşmanı dostumdur” yaklaşımıyla hareket etmekteydi. Soğuk Savaş şartlarında İran’ın da İsrail’in de temel önceliği Orta Doğu’daki Sovyetler Birliği etki alanını kırmaktı. Bu nüfuzun taşıyıcı kolonu olarak gördükleri Mısır Lideri Cemal Abdünnasır öncülüğündeki Arap milliyetçiliği ve 1958’den sonra hem Tahran hem de Tel Aviv için gittikçe kaygı unsuru oluşturan Irak, bu işbirliğini güçlendiren konjonktürel unsurların başında geliyordu. Bu dönemde istihbarat işbirliğinden, petrol ticaretine ve silah sevkiyatına kadar ikili ilişkiler perde gerisinde ama yakın bir düzlemde yürütüldü. Jeopolitik gereklilikler kadar, ABD’nin her iki ülkeyle de yakın ittifakı, bu işbirliğinin sürdürülmesinde katalizör vazifesi gördü.

1979 Devrimi sonucunda, İran’ın ABD ve İsrail ile ilişkilerini kökünden kestiği, ilkine ‘Büyük Şeytan’, ikincisine de ‘Küçük Şeytan’ lakabının takılmasının da bunun göstergesi olduğu zannedilir. Hâlbuki tarihin sürprizleri ve ironileri 2500 yıl öncesinde donup kalmış değildir, aksine, modern çağda da sürmektedir. Devrim’in hemen ardından, Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak ile kanlı bir hesaplaşmaya giren İran İslam Cumhuriyeti’ne hayati ihtiyaç duyduğu silah desteğini sağlayan birkaç ülkeden biri de İsrail oldu. Zira Irak Baas’ı, Tahran yönetimine göre İsrail açısından daha öncelikli, acil ve tehlikeli tehdit kaynağıydı. İran’dan ayrılmalarına izin verilmeyen kalabalık Yahudi cemaatinin ABD veya İsrail’e göçüne karşılık, silah sevkiyatına onay verildi. 1986’da ortaya çıkarılan İran-Contra skandalı tam da bu gizli işbirliğini ortaya dökmüştü. Bu kapsamda, savaşın sadece ilk üç yılında 500 milyon Dolar değerinde silahın İran’a sevk edildiği ortaya çıktı. Keza Irak’ın Osirak Nükleer Santrali’ni bombalayan İsrail ordusuna, İran’ın kritik istihbarat desteği sağladığı da sonradan öğrenilecekti.[v] 1980’lerin ortalarında İran etkisindeki Hizbullah’ın kurulup gelişmesinden sonra, kamuoyu tepkisinin de etkisiyle, bu silah ticareti hızını kaybetmeye başladı.

İsrail tarafı genellikle, Ayetullah Humeyni’nin ardından (keza sonraki dönemlerde de) daha ılımlı ve pragmatik liderlerin görev başına geleceği ve bu sayede ilişkilerin nispeten de olsa yumuşayabileceği beklentisi içinde oldu. Ancak, Mahmud Ahmedinejad (2005–2013) dönemi haricinde, belirli dönemlerde söylemler yumuşasa da reel-politik gerçekler daha baskın çıktı. Nihayetinde geçmişte yaşanan açık veya örtülü işbirliğinin aksine, 1990’ların başından itibaren iki taraflı olarak dozu iyice artan bir karşıtlık söylemi ve çatışma ihtimali içinde bugünlere gelindi.

İran tarafı, İsrail’i, en üst düzeyde, ‘terör devleti, yok edilmesi gereken habis bir ur, emperyalizmin Orta Doğu’daki mümessili’ olarak tavsif etti. İsrail’in söylemleri de sertlikte İran’dan aşağı kalmadı, İran’ı terör destekçisi olmakla suçladı ve Yahudiler için ‘varoluşsal tehdit’ olarak gördüğünü defaten üst perdeden açıkladı. Bu karşılıklı tehditler sadece söylem düzeyinde kalmadı, bölgedeki hemen her önemli gelişmede katlanarak arttı ve çoğunlukla eylem düzeyinde de yansımaları görüldü.

Filistin Meselesi ve Arap-İsrail ihtilafları bağlamında İran’ın konumu

İran, Filistin meselesinde, resmi söyleminde BM çerçevesinin önemli olduğunu, diğer yandan da Filistin’in bütünlüğünün sağlanması için iç siyasette iki ayrı yaklaşımı temsil eden Hamas ile el-Fetih’in uzlaşmasını desteklediğini açıklamaktadır. Bununla birlikte her iki düzlemdeki görüşleri bölgesel ve uluslararası konjonktüre bağlı olarak değişiklik gösterebilmektedir. Ancak bu politikasında değişmeyen hususlar, İsrail’i resmen tanımaya yanaşmaması, bu ülkenin Filistin topraklarını işgaline ve uluslararası toplumun çifte standardına karşı çıkmasıdır.

İran’ın son birkaç yıldır en üst perdeden seslendirdiği yaklaşım, İsrail’le müzakerelerin herhangi bir fayda sağlamayacağı ve Filistinlilerin haklarını alabilmelerinin tek yolunun direniş olduğu yolundadır. İran liderliği, Filistin içerisinde silahlı direnişin iki önemli unsuru Hamas ve İslami Cihad Örgütlerine uzun süredir devam eden mali, askeri ve stratejik desteğiyle bahsekonu ‘direniş cephesini’ ayakta tutmaya çalışmaktadır. Bilhassa Arap Baharı ve sonrasındaki süreçte, Suriye ve Irak’ta doğrudan sahada çarpışan ve etki alanını genişleten İran’ın, İsrail’i bölgede askeri ve siyasi açıdan iyice izole etmek için, bu iki gruba ve İsrail’le 2006 yılında sıcak çatışmaya giren Hizbullah’a askeri desteğini artırdığı bilinmektedir. Suriye iç savaşı sırasında Şam’dan ayrılıp Katar’a merkezini nakleden Hamas’la İran’ın temasları da son dönemde, Hizbullah aracılığıyla, artmış olup, eskiye dönüş sinyalleri verilmektedir.[vi]

Bu çerçeve içerisinde, ABD’nin İsrail yanlısı açık ve taraflı tutumu, İran’ın ‘direniş cephesinin sözcüsü’ olarak kendisini konumlandırmasına daha da zemin hazırlamaktadır. Arap ülkelerinin adeta ‘kısık sesle’ Filistin meselesine yaklaşımları ve İsrail’le üstü örtülü mutabakatları, İran’ın elini daha da güçlendirmektedir. Keza Filistinli partilerin bir türlü iç uzlaşma sürecini tamamlayamamaları da Tahran’ın işine gelmektedir. Zira iç uzlaşma sürecinin olumlu sonuçlanması halinde, bunun artısı sürece ev sahipliği ve hamilik yapan İran’ın bölgedeki rakibi Mısır’ın hanesine yazılacaktır. Benzer şekilde İsrail’e askeri olarak direnmesiyle Lübnan’da daha da zemin kazanan Hizbullah’ın nüfuzunun artması da İran’ın lehine işlemektedir.[vii]

Velhasıl, Filistin meselesinde hiçbir şeyin yolunda gitmemesi ve bir asırdır çözülemeyen bu sorunun bu haliyle sürüp gitmesinin, meseleyle bir şekilde alakalı bölgesel ve küresel aktörler içerisinde sadece İran’ın işine yaraması gibi tuhaf bir olgu orta yerde durmaktadır.

Suriye iç savaşının etkileri ve Tahran-Moskova ekseni

2011’den beri Suriye’de devam eden savaşın başlangıcında İsrail’deki beklenti, her durumda süreçten karlı çıkmak yönündeydi. Esad ve Baas rejiminin devrilmesi halinde, bölgede kendisiyle uzlaşmaya yanaşmayan inatçı bir Arap liderinden daha kurtulmuş olacaktı Tel Aviv. Esad’ın bir şekilde yoluna devam etmesi halinde ise, iç savaşla yara almış ve ekonomik olarak güçlük yaşayacak bir Suriye, eskisi gibi Filistinli silahlı gruplara ve Hizbullah’a destek olamayacak, İsrail’in eli daha da rahatlayacaktı. Ancak iç savaşta altı yıl geride kalırken, İsrail’in başlangıçta pek de gündemine gelmeyen ve tercih de etmeyeceği bir durum ortaya çıktı: İran ile İsrail bir nevi kapı komşusu durumuna geldi, üstelik Esad ve Baas rejimi de olduğu gibi yerinde duruyor.[viii]

İsrail’i Suriye iç savaşı bağlamında tedirgin eden hususlardan biri de, ABD’nin gelinen aşamada inisiyatifi neredeyse tamamen elinden bırakması, meseleyi IŞİD’le mücadeleye indirgemesi ve Suriye dosyasını olduğu gibi Rusya’ya havale etmiş olması. Buna karşılık Rusya ise, İsrailli yetkililerin risk ve tehdit algılarına aynı hassasiyetle mukabele etmekten oldukça uzak duruyor ve İran-Esad yönetimi ile işbirliğini daha fazla önemsediğini gösteriyor.[ix] Hâlbuki İsrail açısından, IŞİD ve diğer radikal ideolojik örgütler geçici ve sınırlı bir tehdit oluştururken, İran uzun süredir bir ‘varoluşsal tehdit’.[x] Üstelik İranlı yetkililer, Orta Doğu’da yeni bir savaş çıkması durumunda İsrail’i haritadan silme hayalini, hem de en üst düzey yetkililerin ağzından, açıkça dile getirmekten de asla kaçınmıyor.[xi]

Suriye sahnesini İsrail açısından daha da karmaşık hale getiren faktör ise, İran’ın IŞİD ile mücadele perdesi altında hem Suriye hem de Irak’ta silahlı milis güçleri kurarak/dışarıdan Şii savaşçılar getirerek, on binlerce radikal motivasyonlu Şii savaşçı yetiştirmesi ve bunların süregiden savaş ortamında ciddi bir saha tecrübesi kazanması. Doğal olarak, IŞİD tehlikesi tamamen bitse bile, İran’ın sahada bu denli mücadele ettiği her iki ülkeden de arkasını dönüp çıkmasını kimse beklemiyor. Nitekim Suriye’de kalıcı kara ve deniz üssü tesisi için adımlar şimdiden atıldı bile.[xii] Bu durumda da, İran’dan başlayıp Irak ve Suriye üzerinden, Lübnan’a, yani Akdeniz’e kesintisiz kara ulaşımı sağlayan Tahran yönetimi, İsrail açısından ciddi bir tehdit unsuru oluşturuyor.[xiii] İsrail buna önlem olarak, zaman zaman Suriye içerisindeki Hizbullah, Suriye Ordusu ve İran unsurlarına ait askeri hedefleri ve konvoyları vuruyor, ancak bu hamlelerin sahada ciddi bir etki doğurduğunu söylemek güç. Bu hamlelerin her an daha büyük çaplı bir sıcak çatışmaya dönüşebilmesi ise işten bile değil.

İran nükleer programı bağlamındaki ilave belirsizlik ve tehditler

İsrail’in son yıllarda İran’ı ‘varoluşsal tehdit’ olarak görmesinin altında yatan en önemli tehdit algılamalarından biri, İran nükleer programının muhtemel askeri boyutudur.[xiv] İsrail’in yanısıra uluslararası toplumun da baskılarıyla, uzun süren müzakerelerin ardından nihayet 2015 yılında Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) imzalandı. Anlaşmayla, İran’ın uranyum zenginleştirme hakkı resmen tanındı, ancak düşük seviyeyle sınırlandırıldı. Böylece nükleer silah elde etme yolundaki yüksek zenginleştirme oranlarına çıkmaması, taahhüt altına alındı.

Bununla birlikte, İsrail, sözkonusu anlaşmanın sadece uranyum zenginleştirme konusuna odaklandığını, hâlbuki bölgedeki mevcut sorunların ve İran’ın tehlikeli yayılmacılığının kayıt altına alınmamış olduğunu ileri sürdü.[xv] İsrail’in talebi, JCPOA’nın iptal edilmesi ve İran’ın askeri yolla ‘terbiye edilmesi’. Üstelik bu taleplerinde yalnız da değiller, 2016 Kasım ayından beri ABD Başkanlığı koltuğunda oturan Trump da aşağı yukarı bu minvalde düşünüyor. İsrail’in Trump üzerinden ulaşmaya çalıştığı hedef, tek başına kalkışmaya cesaret edemediği İran’a askeri müdahalenin, ABD tarafından yapılmasını sağlamak.[xvi]

Ancak bu aşamada ne ABD’nin (tüm söylemlerine rağmen Başkan Trump dâhil olmak üzere) ne de AB başta olmak üzere uluslararası toplumun, anlaşmanın iptali ve askeri opsiyonun devreye alınması yönünde gerçekten istekli olduğunu söylemek mümkün değil. Bilhassa Rusya ve Çin gibi, P5+1 Grubu içerisinde İran’la anlaşmaya imza koyan iki önemli gücün buna şiddetle karşı çıktığı biliniyor. Nitekim İsrail’in Rusya ile ilişkilerinin seyrini etkileyen önemli hususlardan biri de bu görüş ayrılığı. Bu şartlar altında İsrail’in 2015 öncesine dönerek, İran’ın askeri ve nükleer tesislerine müstakil bir saldırıda bulunması olasılığı, iç kamuoyundaki tüm tehdit algılamaları ve desteğe rağmen, pek olası görünmüyor.

Bölgede birbirine karşı müttefikler aramak

Orta Doğu’daki mevcut dengeler çerçevesinde, İran ve İsrail’in doğrudan sıcak çatışma durumuna gelmemeye dikkat ettikleri gözlenmektedir. Özellikle İran, sıcak temas yerine mali ve askeri destek sağladığı Hamas, Hizbullah ve İslami Cihad gibi yapılar üzerinden İsrail’e tehdit oluşturma stratejisi gütmektedir. Buna karşılık İsrail’in ise, İran içerisindeki ayrılıkçı Kürt ve Beluç grupları kışkırttığına, Halkın Mücahidleri Örgütü (MKO), PJAK ve Cundullah gibi silahlı yapılara destek sağladığına ve ülkenin iç bütünlüğünü tehdit ettiğine ilişkin tezler İran’da yaygın olarak işlenmektedir.[xvii]

Öte yandan, devlet dışı aktörlerin iki ülke tarafından birbirine karşı kullanılmasının yanında, bölgedeki çeşitli ülke ve federe yapılarla tesis edilen işbirliği kanallarıyla da karşılıklı cepheleşmenin tahkim edildiği sır değil.

İsrail’in bölgede seferber edebileceği en yakın müttefikleri, İran’la derin siyasi, kültürel ve jeopolitik ihtilaflar yaşayan Körfez Arap ülkeleri olarak görünmektedir. Bu meyanda, Suudi Arabistan ve BAE ile son dönemde Tel Aviv’in artan temasları, askeri ve ekonomik işbirliği projeleri İran’ı Körfez’den sıkıştırma stratejisinin bir ürünüdür. Öte yandan Tahran’ın son yıllarda bölgede artan etkisinden ve nüfuz ceplerinden çekinen Ürdün ve Mısır’ın da, her sahada değilse bile İran’a karşı İsrail ile aynı cephede bulundukları görülmektedir. Başkan Trump’ın son aylarda bölgedeki Sünni ülkelere daha yakın bir pozisyon alması ve İran karşıtı söylemlerin artması da bu yeni ittifakın somut göstergeleri arasındadır.[xviii] Keza İsrail’in Irak Kürtleriyle Soğuk Savaş döneminden beri var olan ve bağımsızlık referandumu sürecinde daha da somutlaşan işbirliğinin de İran ve müttefiki Bağdat Yönetimini dengelemeye yönelik olduğu aşikârdır.[xix]

İran’ın Hizbullah üzerinden Lübnan’ı, Filistinli silahlı grupları ve 1980’li yıllardan beri Suriye’yi yanına alarak, bir ‘direniş ekseni’ oluşturduğu ve bu eksenin asıl cephesinin ABD ve İsrail’e yönelik olduğu bilinmektedir.[xx] Saddam Hüseyin’in düşüşünden sonra Irak da bu cepheye katıldı. Diğer taraftan İran’ın Suriye’deki ‘stratejik ortağı’ Rusya ve son dönemde yakın ilişkilerini tekrar canlandırdığı Türkiye’yle bağları da İsrail’de endişe konusudur.[xxi] İlaveten, İsrail’in Azerbaycan’la yakınlaşmasına, İran’ın Güney Kafkasya bağlamındaki cevabı, Ermenistan ve Rusya ile ilişkilerini daha da derinleştirmek yönündedir.[xxii]

Bölgede yükselen tansiyon nereye doğru evrilebilir?
Yukarıda maruz çerçeve, İran ve İsrail’in, geçmişteki tüm yakınlıklarına rağmen, adım adım kozlarını paylaşacakları bir finale doğru gidişi ifade etmektedir. Bazı çevrelerdeki iyimser havanın ve geçmiş yakınlıklarına gönderme yapılarak iki ülkenin tekrar işbirliği ekseninde buluşabilecekleri öngörüsü, mevcut şartlarda, pek gerçekçi görünmemektedir. Özellikle Avrupa’da kıvılcımı çakılan iki büyük dünya savaşına giden süreçler incelendiğinde, bu tür tahkimat ve ittifak arayışlarının sonunun nereye varacağını öngörmek çok da zor değil. 1948 ve sonrasında İsrail’in bölgedeki Arap ülkeleriyle sıcak çatışmayla sonuçlanan daimi sorunlu ilişkileri de gelecekte olabilecekler konusunda bir fikir veriyor. Ancak bu sefer İsrail’in karşısında duran temel güç, gayrı-Arap İran ve onun Arap müttefikleri.

Diğer taraftan İran nükleer programı bağlamındaki anlaşmanın tartışmaya açılması, ABD’nin başında öngörülmesi zor bir Başkan’ın bulunması, Rusya-ABD cepheleşmesinin Soğuk Savaş’tan beri en ileri düzeyine erişmesi ve bunun ana üssünün Orta Doğu olması gibi bölge dışı etkenler de durumu iyice nazik bir hale getiriyor. İsrail her ne kadar İran’ın adımlarını ‘çılgın, savaş yanlısı, irrasyonel vb’ olarak tanımlasa da, ‘ne kabul ne reddettiği’ nükleer silahlarıyla Tel Aviv’in ne kadar rasyonel ve makul hareket ettiği/edeceği de ayrı bir tartışma konusu.

Bu fiili durumun hem İsrail hem de İran ne anlama geldiğinin apaçık farkında: Çehov’un silahı duvara çoktan asılmış durumda. Artık geriye sadece hangi sahnede patlayacağı kalıyor.
 

[i] Bridget Conley, “Chekhov’s Gun: mass atrocities and the pistol on the Wall”, 7 Ekim 2014, https://sites.tufts.edu/reinventingpeace/2014/10/07/chekhovs-gun-mass-atrocities-and-the-pistol-on-the-wall/
 
[ii]  Parsi, Trita (2007), “Treacherous Alliance: The Secret Dealings of Israel, Iran, and the United States”, Yale University Press, ss.7–8
               Denis Ojalvo, “İslamiyet öncesi Fars-Yahudi ittifakları”, 15 Ocak 2014, http://www.salom.com.tr/haber-89662-Islamiyet_oncesi_farsyahudi_ittifaklari.html
 
[iii]  İsrail siyaseti ve güvenlik aygıtlarında da İran kökenli Yahudiler önemli yer tutar. Eski Cumhurbaşkanı (2000–2007) Moşe Katsav Yezd doğumlu olup Farsçayı anadili gibi bilir. İran’a askeri müdahale edilmesini şahince savunan eski Savunma Bakanı (2002–2006) Şaul Mofaz da Tahran doğumludur. Keza 2006’daki Lübnan Savaşı’ndan sonra istifa eden eski Genelkurmay Başkanı Dan Halutz da İran kökenlidir (Parsi, (2007)
 
[iv] Kaye, Dalia Dasse; Nader, Alireza; Roshan, Parisa (2011), “Israel and Iran: A Dangerous Rivalry”, RAND Corporation, ss. 9-13 ; Parsi (2007), ss. 19-28
 
[v] Thomas Latschan, “Iran und Israel: The best of enemies”, 17 Şubat 2014, http://www.dw.com/en/iran-und-israel-the-best-of-enemies/a-17437981
 
[vi] Tom Porter, “Iran, Israel, Hamas And Hezbollah: How The Islamic Republic is Shoring up Relations Between Israel's Enemies”, 23 Eylül 2017, http://www.newsweek.com/iran-seeking-rebuild-ties-between-two-israels-most-bitter-enemies-670028
               Ahmad Abu Amer, “Iran's Soleimani sends message of defiance in calls to Hamas”, 20 Aralık 2017, http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2017/12/palestine-factions-iran-soleimani-hamas-islamic-jihad-call.html#ixzz52Ue7XZ7F
 
[vii]  Mahan Abedin, “Iran unsure about Hamas-Fatah reconciliation”, 31 Ekim 2017, https://www.middleeastmonitor.com/20171031-iran-unsure-about-hamas-fatah-reconciliation/
 
[viii]  Benny Avni, “Why Iran and Israel may be on the verge of conflict — in Syria”, 27 Temmuz 2017, https://nypost.com/2017/06/27/why-iran-and-israel-may-be-on-the-verge-of-conflict-in-syria/
 
[ix]  Zvi Magen, Udi Dekel, Sima Shine, “Russia in Syria: Between Iran and Israel”, 3 Eylül 2017, http://www.inss.org.il/publication/iran-israel-russia-syria/
 
[x] Trita Parsi, “For Netanyahu and The Saudis, Opposing Diplomacy With Iran Was Never About Enrichment”, 11 Ağustos 2017, https://theintercept.com/2017/08/11/netanyahu-israel-saudi-iran-deal-enrichment/
 
[xi] Barney Breen-Portnoy, “Head of Iran’s Islamic Revolutionary Guard Corps: Any New War in Middle East Will Lead to Israel’s ‘Eradication’, 23 Kasım 2017, https://www.algemeiner.com/2017/11/23/head-of-irans-islamic-revolutionary-guard-corps-any-new-war-in-middle-east-will-lead-to-israels-eradication/
“Iran: Israel cannot be allowed to target Syria at will”, 18 Ekim 2017, http://www.presstv.com/DetailFr/2017/10/18/539029/Iran-Major-General-Baqeri-Syria-Israel-military-attacks
 
[xii] Amos Herel, “Analysis: Israeli Attempts to Kick Iran Out of Syria Could Escalate Into War”, 3 Aralık 2017, https://www.haaretz.com/israel-news/1.826114
 
[xiii] Yochanan Visser, “Analysis: Iran is closing in on Israel”, 24 Aralık 2017, https://www.israelnationalnews.com/News/News.aspx/239757
 
[xiv] Üstelik İsrail, bizzat kendisinde nükleer silahlar bulunduğu bilinmesine ve bu nedenle NPT rejimine ısrarla taraf olmamasına rağmen bu kadar umarsızca davranabiliyor.
 
[xv] Hâlbuki 2015’teki anlaşma sürecinde, müzakerelerin sadece nükleer meseleye odaklanmasını isteyen ve bölgesel konuların masaya getirilmemesinde ısrarcı olan da yine bugünkü İsrail Yönetimiydi. Esasen 2015 yılındaki anlaşma sürecinde de İsrail’in amacı, İran nükleer programını ‘varoluşsal tehdit’ olarak niteleyip, dönemin ABD Başkanı Obama’yı askeri müdahaleye zorlamaktı. Ancak Orta Doğu ‘bataklığından’ bir an önce çıkıp, Asya-Pasifik’te yeni tehdit algılamalarına yönelmek isteyen Obama, askeri opsiyon yerine diplomatik çözüm seçeneğini zorlamış ve sonuçta bu anlaşma metni ortaya çıkmıştı. Obama ile arası gergin olan İsrail Başbakanı Netenyahu ise şansını bir sonraki ABD Başkanı ile denemek üzere bu talebini bir süre için rafa kaldırmıştı. (Trita Parsi, 2017, “For Netenyahu…”)
 
[xvi] Trita Parsi, “Let’s Be Clear: Netanyahu Is Meeting Trump To Push For War With Iran”, 18 Eylül 2017, https://www.huffingtonpost.com/entry/netanyahu-trump-war-with-iran_us_59bfc6e6e4b086432b089840
 
[xvii] Kaye, Dalia Dasse, (2011), “Israel and Iran…”, ss. 60-63
 
[xviii] Samuel Ramani, “Israel Is Strengthening Its Ties With The Gulf Monarchies”, https://www.huffingtonpost.com/samuel-ramani/why-israel-is-strengthening_b_11946660.html
Ufuk Ulutaş, “İsrail Ne Yapmak İstiyor?”, 20 Kasım 2017, https://www.setav.org/israil-ne-yapmak-istiyor/
 
[xix] Parsi, Trita (2007), “Treacherous Alliance…”, ss. 52-53
Hediye Levent, “İsrail'in Irak Kürtlerine desteğinin sebebi İran mı?”, 1 Kasım 2017, http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-41822758
 
[xx] “US confronting Syria over resistance”, 31 Ocak 2012, http://www.leader.ir/en/content/9077/US-confronting-Syria-over-resistance
 
[xxi] Israel Defense, “Russian-Iranian Relations to be Elevated to Strategic Partnership”, 9 Nisan 2017, http://www.israeldefense.co.il/en/node/29202
Sima Shine, Galia Lindenstrauss, “Iran-Turkey Rapprochement has Harsh Implications for Israel and the Region”, 28 Eylül 2017, http://www.jpost.com/Middle-East/Closer-Iran-Turkey-Ties-Regional-Implications-and-Significance-for-Israel-506173
 
[xxii] Orhan Gafarlı, “Güney Kafkasya’da İran ve İsrail rekabeti”, 20 Ocak 2017, http://www.aljazeera.com.tr/gorus/guney-kafkasyada-iran-ve-israil-rekabeti