blog

İRAN NÜKLEER PROGRAMI VE KAPSAMLI ORTAK EYLEM PLANI’NIN (JCPOA) GELECEĞİ

İRAN NÜKLEER PROGRAMI VE KAPSAMLI ORTAK EYLEM PLANI’NIN (JCPOA) GELECEĞİ

İran nükleer programı bağlamında[1] , P5+1 ülkelerinin temsilcileriyle İran’ın BM Genel Kurul toplantıları bağlamında New York’ta yaptıkları toplantılarda çekilen iki fotoğraf karesi çok şey anlatıyor ve bu alanda kaydedile(meye)n ilerlemeyi de somut olarak gösteriyor. İlk fotoğraf, 2013 Eylül ayından; İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, henüz birkaç ay önce göreve başlayan “ılımlı” Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin kabinesinde görevine yeni atanmış ve sonradan Kapsamlı Ortak Eylem Planı’na (JCPOA) gidecek sürecin altyapısını hazırlamak üzere, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile ikili bir görüşme yapıyor. Bu karede her ikisi de oldukça yakın oturuyor ve mutlu bir şekilde gülümsüyorlar. Görüşme sonrası iki taraf da, ilerisi için “umutlu ve yapıcı bir görüşme” yaptıklarını söylemişti.[1]

İkinci fotoğraf karesi ise, birkaç hafta önce, 2017 Eylül ayı sonunda, yine New York’ta çekildi; Zarif’in ABD’li mevkidaşı bu kez Rex Tillerson ve her ikisi de gergin ve somurtkan. Üstelik iki taraf açısından da iç siyasi ortam ve uluslararası dengeler dört yıl öncesinden çok farklı ve bu kez ikili bir görüşme yapmaya müsait değil; toplantı çok taraflı ve P5+1-İran zemininde. ABD Başkanı Trump’ın seçim sürecinden beri sarf ettiği İran aleyhtarı sert sözler ve anlaşmanın dondurulması yönündeki söylemleri sonrası, bu görüşme sanki ikisi açısından da yasak savma kabilinden yapılmış gibi.

Gelinen aşamada, İran nükleer programının hâlihazırdaki gidişatı ve 2015’te imzalanan JCPOA’nın geleceğine yönelik projeksiyonlarda, üstteki fotoğraf karesinin ipuçlarını verdiği, çeşitli risk ve güçlüklerin yanında, denklemdeki bazı aktörler açısından da çeşitli fırsatlar mevcut. Sözkonusu gelecek projeksiyonlarının şu dört temel düzlemde ele alınması mümkün:

1. JCPOA bağlamındaki teknik gereklilikler ve IAEA Direktörü Amano’nun İran ziyareti
2. ABD’deki iç siyasi dengeler ve İran aleyhtarı hava
3. İran açısından nükleer programın önemi ve iç siyasi-ekonomik parametreler
4. Ortadoğu’daki kaos ve çalkantılı uluslararası dengeler açısından krizin geleceği

İran nükleer programının, bir “sorun” olarak uluslararası toplumun gündemine taşınmasının miladı olarak 2002 yılı kabul edilir. İran’ın Natanz’daki gizli uranyum zenginleştirme tesisi ile Arak’taki ağır su reaktörü projeleri, İran Ulusal Direniş Konseyi adlı örgütün 2002’de Washington’da yaptığı basın açıklamasıyla ortaya çıktı.[2] Programın barışçıl niteliği ve askeri riskleri, o dönemden günümüze kadar sürekli tartışıldı, bilhassa İran’ın ihtiraslı dış politikası ve Ortadoğu’daki gelişmelerle birlikte okununca, daha da tehlikeli olarak algılandı.

İran nükleer programının geçmişine bakınca, aslında kamuoyundaki genel kanaatin aksine, Soğuk Savaş döneminde ABD’nin, Fransa ve Almanya ile birlikte, bölgedeki en yakın müttefiklerinin başında gelen İran’a 1970’lerin ortalarından itibaren nükleer enerjiyi transfer ettikleri ve ülkede bu alanda kaydedilen gelişmelerin temelinin büyük oranda bu programa dayandığı görülüyor. Ancak 1979’daki devrim sonrasında, Batı ile ilişkilerin tersine dönmesi ve ABD ile müttefiklikten düşmanlık kalıbına giren ilişkiler, nükleer programı da atıl hale getirdi.[3] 1990’ların başından itibaren de İran, nükleer sahada partner olarak Rusya ve Çin’e yöneldi ve bu şartlarda sorun farklı bir boyuta taşındı.

Konunun küresel bir sorun haline geldiği 2000’li yıllarda ise, P5+1 ülkeleriyle masaya oturmak zorunda kalan İran’la, uzun yıllar süren müzakere ve askeri tehditlerin ardından, 2015 yılında soruna ilişkin çözüm perspektifi sunan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) imzalandı. İşlerin yoluna girdiği ve İran’ın nükleer silahlara sahip olmasının önlenmesi açısından sağlam bir ahdi zemin tesis edildiği düşünülürken bu sefer, 2016 yılında ABD Başkanlık seçim sürecinde konu iç siyasi malzemeye dönüştü ve nihayetinde Trump’ın iptal söylemleriyle mevcut aşamaya gelindi.

Meselenin ABD, İran ve Ortadoğu başta olmak üzere mevcut uluslararası konjonktür açısından değerlendirilmesine geçmeden önce, JCPOA ile öngörülen kontrol rejiminin kısaca özetlenmesi ve IAEA’nın süreçteki rolüne değinilmesi faydalı olacaktır.

JCPOA bağlamındaki teknik gereklilikler ve IAEA Direktörü Amano’nun İran ziyareti

Trump İran'la imzalanan nükleer anlaşmanın (JCPOA) ABD açısından bir "utanç kaynağı" olduğundan bahisle, sözkonusu metni ABD tarihinin "en kötü ve en tek taraflı anlaşmalarından biri" olarak tanımladı. Trump’ın öngörülemez kişiliği ve sağ popülist siyasi çevrelerin sözcüsü olarak algılanmasından dolayı, söylemlerine ihtiyatla yaklaşılması, pragmatik çerçevede ve belirli bir konjonktürün ürünü olarak değerlendirilmesi gerekiyor.[2]  Bununla birlikte, bu tür söylemlerin esas çıkış noktasını anlamak için, anlaşmanın nasıl bir sistem öngördüğü ve şimdiye kadar ne ölçüde uygulandığına bakmakta da yarar var.
14 Temmuz 2015’te İran ve P5+1 ülkeleri arasında imzalanan anlaşma uyarınca; İran, üzerinde en fazla durulan temel konular bağlamında, müteakip 15 yıl boyunca uranyumu kritik seviye olan % 3,67’lik seviyenin üzerinde zenginleştirmeyeceğini ve yeni uranyum zenginleştirme tesisi ve ağır su reaktörü inşa etmeyeceğini taahhüt etti[3] . Ayrıca uranyum zenginleştirmede kullanılan 13.000 santrifüjü kullanım dışı bıraktı, 8.000 kg’lık zenginleştirilmiş uranyum stokunun 300 kg’lık kısmı dışında tamamı ülkeden çıkarıldı ve Arak’taki plütonyum ile çalışan (ağır su) araştırma reaktörünün çekirdeği yerinden söküldü. İran’ın bu taahhütleri ve somut adımlarına karşılık, uluslararası toplum da bu ülkeye uygulanmakta olan nükleer program bağlantılı ekonomik yaptırımları kaldırdı.[4] JCPOA’nın dayandığı temel zemin bu.

Ancak bu noktada, eski ABD Başkanı Obama’nın da vurguladığı üzere, anlaşmanın “güven üzerine değil, doğrulama üzerine” yapıldığını da not düşmek lazım. Yani uluslararası toplum adına, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (IAEA) periyodik ve sıkı denetimleri sözkonusu. Bu kapsamda IAEA’nın yıllık faaliyet rapor ve açıklamalarında toplam sekiz kez, İran’ın şimdiye kadar taahhütlerini eksiksiz olarak yerine getirdiği kaydediliyor.[5]

Son olarak, 28-29 Ekim 2017 tarihinde Tahran’ı ziyaret eden IAEA Genel Direktörü Yukiya Amano, “diğer ülkelere mensup yetkililerin söyledikleriyle ilgili herhangi bir düşüncem yok. Fakat nükleer anlaşma İran ile P5+1 ülkeleri arasında yapılan BM onaylı bir uzlaşıdır ve 2016 yılının Ocak ayından beri İran'ın nükleer anlaşmaya bağlılığını denetleyen Ajans bu anlaşma doğrultusunda, İran'ın yükümlülüklerini tamamen yerine getirdiğini onaylıyor” ifadelerini kullandı.[6] Böylece, Trump’ın ve anlaşmaya muhalif kesimlerin iddialarının aksine, İran’ın anlaşmaya uyup uymadığıyla ilgili durum netliğe kavuşmuş oldu.

Gelinen aşamada, JCPOA’nın tüm tarafları tatmin edecek en iyi anlaşma olmadığını söylemek mümkün. Ancak, böylesine karmaşık ve zorlu arka plana sahip bir uluslararası sorunda, tüm kusurlarına rağmen, hem de böylesine kaotik bir konjonktürde daha iyisini yapabilmek şimdilik hemen hemen imkânsız. Tarafların metin üzerinde “iyileştirme” yapmak için bir araya gelmeleri de mevcut şartlarda epey zor görünüyor. Dolayısıyla, Ortadoğu’da yeni düşmanlık ve felaketlerin kapısını açmak yerine, mükemmel olmasa da uygulanabilir bir anlaşmayla hareket etmek esasen tüm tarafların çıkarına olacaktır.

ABD’deki iç siyasi dengeler ve İran aleyhtarı hava

2015’te JCPOA imzalanırken de, ABD’de başta Kongre olmak üzere anlaşmaya karşı güçlü bir muhalefet vardı Göreve büyük beklentilerle gelen Obama’nın, 2016’da görev süresi bitmeden ihtiyaç duyduğu “başarı hikâyesi” olarak İran’la normalleşme peşinde olduğuna dair görüşler de biliniyordu.[4]  Öte yandan, İran ve uluslararası toplumun, bir sonraki ABD Başkanı’nın tutumunun olumsuz olabileceğinden dolayı, anlaşmayı Obama döneminde hızlıca bitirip yürürlüğe sokmak konusunda acele ettiği de herkesin malumu. Nihayetinde, dış politikada Obama ile en azından söylem bazında taban tabana zıt bir ABD başkanı göreve geldi ve anlaşmayı yeniden tartışmaya açtı.

Öncelikle, Trump yönetimi’nin İran’a yönelik hamlesinin sadece nükleer anlaşmadan ibaret olmadığını ve bunun komple bir “mücadele paketinin” araçlarından biri olduğunu tespit etmek gerekir. Bu meyanda hepsi son birkaç ay içinde olmak üzere birçok olay yaşandı. Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez Arap ülkeleri, İsrail, Mısır gibi bölgedeki geleneksel ABD dostu ülkelerle siyasi ve askeri anlamda saflar sıklaştırıldı. Hizbullah ve Haşd-ı Şâbî başta olmak üzere sahadaki İran müttefiki gruplar terörle ilişkilendirildi. Suriye ve Irak’taki İran unsurlarına sahayı terk etme yönünde gözdağı verildi. Başkan tarafından ABD Hazine Bakanlığı’na Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) terörle irtibatları nedeniyle yaptırım listesine alınması yönünde talimat verildi. Müslüman çoğunluklu diğer altı ülkeyle birlikte İran’a da vize yasağı uygulaması kararı alındı. Son olarak Avrupalı şirketlere İran’la ticari-ekonomik ilişkilere ve yatırım kanallarına girmemeleri yönünde uyarılar yapıldığı[7] dikkati çekiyor. İran’ın, bu manivelalara ilaveten nükleer anlaşma kartıyla da sıkıştırılma çabaları, bu önlem paketinin bir başka taktik adımından ibaret.

ABD yetkililerinin bir adım daha ileri giderek zaman zaman yaptıkları, “İran’da rejim değişikliğinin nihai hedef olduğu” yönündeki açıklamalarını[8] da yukarıdaki adımlarla birlikte okumak resmi daha da netleştiriyor.

Ancak diğer yandan, Trump ve ekibinin aslında tutarlı ve bütünlüklü bir Ortadoğu ve İran politikasına sahip olmadığı ve günü kurtarmaya yönelik pragmatik adımlar attığı, seçim döneminde verdiği sert mesajların manevra alanını daralttığı, son olarak 2017 Ekim ayı sonu itibariyle %38’e kadar düşen kamuoyu desteğinin[9] kendisini sıkıştırdığı da bir gerçek. Yönetime içeriden yöneltilen en sert eleştiriler ise, Trump’ın daha önce iki kez 90 günlük periyotlarla İran’ın anlaşmaya uyduğunu Kongre’ye teyit ettiği ve üçüncü adımda topu Kongre’ye attığı, ancak bu tür sorunlu kararların ve uygulanması zor söylemlerin ABD’nin uluslararası alandaki itibarına büyük zarar vereceği ve imzasına sadık olmayan güvenilmez bir müttefik konumuna düşüreceği hususlarında toplanıyor. İran’ın nükleer silah yapmasını engelleyen anlaşmanın nihayetinde ABD’nin menfaatlerine uygun olduğu ve anlaşmanın şimdiye kadar sorunsuz uygulandığı argümanları da çeşitli çevrelerce dile getiriliyor.  Ayrıca Boeing’in İran’la yaptığı büyük meblağlı uçak satış anlaşmasının bozulma ihtimalinde olduğu gibi, ticari çevrelerden de bu yönde muhalefet görüyor ve zaman ilerledikçe bu muhalif seslerin artması ihtimal dâhilinde.[10]

Bu çerçevede, Trump’ın aslında yapmak istediği şeyin bir yandan ABD’de iç onay süreçlerine bağlanmış ve her onay adımında sorun yaratan anlaşmanın riskli olduğu algısını Avrupa ve diğer ekonomik güç merkezlerine verip, İran pazarından geri durmalarını sağlamak; diğer yandan da provokatif söylemlerle İran liderliğinin uygulamada hata yapmasını ve kendi isteğiyle anlaşmadan çekilmesini sağlamak olduğu anlaşılıyor. Bu suretle, hem seçim döneminde verilen sözlerin bir parça da olsa tutulması, hem de Ortadoğu’daki İran muhalifi kendi müttefiklerine dayanışma mesajı verilmesi hedefleniyor.

İran açısından nükleer programın önemi ve iç siyasi-ekonomik parametreler

1979 Devrimi’nden beri, yaklaşık 40 yıldır ekonomik ambargo altında yaşayan İran, önemli ölçüde kendi kendine yeterlilik seviyesine ulaşmış bir ülke durumunda. Bu yeterlilik, emek-yoğun sektörler açısından daha başarılı olmakla birlikte, bilhassa sermaye ve teknoloji-yoğun sektörlerde ambargonun etkileri hissediliyor. Halkın günlük yaşamı çok ciddi olarak ambargodan etkilenmese de, ülke ekonomisinin atılım yaparak bir üst seviyeye ulaşabilmesi büyük ölçüde ekonomik sınırlılıklardan dolayı yıllardır gerçekleştirilemiyor. 2015 yılında nükleer anlaşmanın imzalanması sürecinde, içerideki ciddi siyasi-ekonomik muhalefete rağmen İran liderliğinin ileri adım atabilmesindeki en önemli faktör, sözkonusu ekonomik güçlüklerdi. Hatta “herkesle kavgalı” Ahmedinejad’ın yerine ılımlı kimliğiyle bilinen Ruhani’nin Cumhurbaşkanlığına seçilmesinde de ekonomik faktörler başat role sahipti.

Nükleer program ise, İran’ın bölgesinde ve küresel ölçekteki tehdit algılamaları bağlamında, balistik füze programı ve konvansiyonel tedbirlerle birlikte, savunma stratejisinin önemli bir sacayağını teşkil ediyor. Geçmişi Şah dönemine ve Avrupa-ABD desteğine dayansa da, 1990’lardan itibaren Rusya-Çin işbirliğiyle yeniden geliştirilen ve bilhassa Rusya’nın girişimleriyle aşama kaydeden nükleer program, bugün gelinen aşamada “ulusal onur” meselesi haline gelmiş durumda. Programın barışçıl niteliği, bugün için somut ve objektif verilerle aksi iddia edilemeyecek durumda. Ancak gizlice yürütülen uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin sonradan ortaya çıkarılması ve yönetimin kararlarında etkili olan ulemanın geçmişte her türlü silahın elde edilmesine cevaz vermiş olması[11], yönetimin Ortadoğu’daki ihtiraslı dış politikasıyla birleşince, yeniden şimşekleri üzerine çekebiliyor ve programın askeri niyetleri konusunda soru işaretleri doğuruyor.

İran iç siyasi-ekonomik dengeleri açısından meseleye baktığımızda ise, Cumhurbaşkanı Ruhani’nin ekonomik kalkınmayı önceleyen ılımlı söylemiyle, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ekseninde mevzilenen geleneksel muhafazakâr ve Batı karşıtı çevreler arasındaki tartışmalar dikkat çekiyor. 2013’te Cumhurbaşkanlığına seçilmeden önce, uzun yıllar Milli Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreterliği yapan ve bu görevdeyken uluslararası toplumla nükleer program müzakerelerini yürüten Hasan Ruhani, “diplomat şeyh” olarak tanınıyor. Yumuşak ve çatışmadan kaçınan üslubu, uzlaşmacı ve güven tesis etmeye yönelik tavırlarıyla Ruhani, 2015’teki nükleer anlaşmanın da İran açısından mimarıydı.[12]

DMO ise, Irak’la savaş yıllarından beri adım adım askeri ve siyasi sahnede etkisini artıran, buna paralel olarak da sahip olduğu maddi imkânlarla ülkede çok büyük bir ekonomik güç haline gelen bir yapı.[13] DMO’yla doğrudan bağlantılı ağın İran GSYH’si içindeki payının %15’e ulaşmış olması, Kudüs Güçleri ve diğer örtülü operasyonlarıyla sadece ülke içinde değil aynı zamanda bölgesel ölçekte önemli bir aktör haline gelmesi, kabineye kendi bünyesinden Bakan verebilecek ve pek çok mensubu Parlamento’da faaliyet gösterecek kadar siyasette güçlenmesi, bu yapının konumunu tespit açısından yeterince fikir verici. İran ekonomisinin en büyük ilk 50 holdinginin yaklaşık %70’inin DMO ve müttefiklerince kontrol edilmekte oluşu ve özelleştirilen şirketlerin büyük oranda bu kesimlerce ele geçirilmesi gibi faktörler[14], bu yapıyla ekonomik kalkınma için yabancı yatırımcı çekme taraftarı olan Ruhani Hükümeti arasında giderek artan oranda sorun oluşturuyor. Son olarak, özel sektörün altından kalkamayacağı ve maliyeti yaklaşık 58 milyon Dolar’ı (2 trilyon Riyal) geçen mega projelerin DMO tarafından üstlenilmesiyle özel sektöre dar da olsa bir alan açılmış oldu ve böylece bu kriz bir süre daha ertelendi.

İran nükleer krizi bağlamında en sert muhalefetin DMO ve müttefiki çevrelerden gelmesi bu bakımdan pek şaşırtıcı değil. Zira ambargo altındaki ülkeye yabancı sermayenin gelemediği dönemlerde, ekonomik faaliyetler, devasa ölçekteki bu yapının kontrolü altındaydı. Keza, sınır kapılarını da kontrol eden DMO’nun kayıt dışı ekonomi ve kaçakçılık açısından da tekel oluşturduğu iddiaları öteden beri İran kamuoyunda konuşulmakta. Bu ekonomi-politik çerçeve içerisinde, zaman zaman hamasi sloganlar ve milli güvenlik vb söylemlerle, nükleer anlaşma karşıtlığı yapılması anlaşılabilir bir tutum. Öte yandan, hem ABD hem de İran’daki sertlik yanlılarının yabancı yatırımcılar açısından risk katsayısını artıran söylemleri, İran ekonomisinin geleceği bağlamında, işleri iyice zorlaştırmaktadır. Zira geçmişte Türkcell ve TAV gibi büyük Türk şirketlerinin İran’daki yatırımlarının ‘stratejik sektörlerde yabancıların faaliyet göstermesinin uygun olmayacağı’ yönündeki söylemlerle, İran içindeki aynı çevrelerce engellendiği hususu henüz hafızalarda yerini koruyor.

Her iki ülkedeki şahin kanadın saldırı söylemlerinin, bir diğerinin savunma argümanı olması da ayrıca dikkat çekici; böylece iki taraf açısından da düşman üretip ılımlıları bastıran kısır döngü yıllardır sürüp gidiyor. Bu açıdan İran’da anlaşmaya ve ambargoların kaldırılmasına müzahir kesimlerin önünde iki önemli engel bulunmakta; Trump benzeri sert söylemler, normalleşmeyi savunan bu çevrelere açıkça güç ve zemin kaybettirmektedir. İran’da, ABD gibi bir dış düşmana karşı hızla bir araya gelebilen siyasal kültür geleneği de bu süreçte Ruhani ve ılımlıların güç kaybını hızlandırabilir.

Ortadoğu’daki kaos ve çalkantılı uluslararası dengeler açısından krizin geleceği

Uluslararası anlaşmalar, imzalandığı “dönemin şartlarının çocuğudur”, bu sebeple tarafların güç dengelerinde ortaya çıkacak değişimler bu metinlerin uygulanabilirliği ve tesis ettiği çerçeveyi de zamanla sorgulanır hale getirebiliyor. I. Dünya Savaşı sonrasındaki ateşkes antlaşmalarının bir sonraki büyük savaşın tetikleyicisi olması ve günümüz Ortadoğu’sunda Sykes-Picot’dan hemen herkesin şikâyet etmesi de bu cümleden. Bu tür sıkıntıları aşmak için, uluslararası toplumun çoğunluğu tarafından BM çatısı altında bu metinlerin resmen benimsenmesi ve anlaşmaya taraf ülkelerin sayıca fazlalığı gibi unsurlar, çoğu zaman, bu metinlerin ömrünü uzatıcı nitelikte. Lakin, örneğin ABD, Rusya veya Çin gibi bir ülkede öngörülemez bir lider işbaşına gelip, o vakte kadar imzalanıp onaylanmış ve yürürlükte olan bir uluslararası anlaşmayı tanımadığını ilan ettiğinde ne olacak? İran bahsinde yaşadığımız durum tam da budur.
2015’te JCPOA imzalanırken, ABD ve Batı medyasının kullandığı önemli argümanlardan biri, IŞİD’e ve radikal savaşçılara karşı ortak mücadelede güç birliği yapılması imkânı doğacağıydı. Nitekim ABD öncülüğündeki koalisyonun havadan, İran’ın doğrudan ve dolaylı güçlerinin de karadan işbirliğiyle, IŞİD geriletildi ve küçük bir toprak parçasının dışında büyük oranda imha edildi. Ama bazı kesimlerin konjonktürel olarak gördükleri anlaşma da kendisini doğuran şartlar değişince tartışmaya açıldı.

Trump’ın anlaşmayı bozma tehditlerinin ABD’deki yansımalarına ve itirazlara, keza İran içindeki şahin kanadın ve ılımlıların tepkilerine yukarıda değinmiştik. Her ne kadar anlaşma çok taraflı düzlemde yapıldıysa da, sorunun daha ziyade Tahran-Washington arasında çözülmesi gerektiği gerçeği diğer taraflarca da kabul ediliyor, müzakereler sürerken de durum buydu. AB’nin tepkisine baktığımızda, Trump’ın söylemlerinin iç siyasi bir mesele olduğu ve anlaşmanın şimdiye kadar başarıyla uygulandığı, böyle bir anlaşma için tarafları yeniden bir araya getirmenin mümkün olamayacağı, öte yandan balistik füze programı ve bölgede artan askeri gerilimin JCPOA dışında bir zemin tesis edilerek çözülmesi ve bu ikisinin birbirine karıştırılmaması mesajı ön plana çıkıyor.[15] Müzakere sürecinde ABD ile İran arasında arka kapı diplomasisi uygulayan Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ise, uluslararası hukuka ve IAEA’nın etkin ve şeffaf denetim sisteminin iyi bir şekilde işlediğine vurgu yaparak, anlaşma öncesi duruma dönülmesinin sözkonusu olamayacağını, Kuzey Kore nükleer krizi masadayken yeni bir krizin son derece gereksiz olduğunu[16] belirtiyor. Çin’in tavrı da benzer.

Esasında Trump’ın gündeme getirdiği sorunun, anlaşmanın uygulanmasından ziyade, İran’ın bölgede artan gücü ve etkinliğinin kırılmasına yönelik olduğu aşikâr. Suriye ve Irak’ta doğrudan oyun kurucu hale gelen, Yemen ve Bahreyn’de açıkça çatışmanın destekleyicisi olarak görülen İran, ABD açısından masada esnek ve diplomatik, ancak sahada oldukça sert araçlarla hareket eden alışılmışın dışında bir rakip. Bu nedenle izole edilmesi ve yaptırım altında tutulması, Ortadoğu’ya yönelik politikalarının ne olduğu bir türlü kestirilemeyen (muhtemelen böyle bir politikası da olmayan[17]) ABD için , en azından maliyeti daha düşük bir yöntem. Üstelik bölgedeki geleneksel müttefikleri de İran’ın izolasyonu için bastırıyor ve son dönemdeki milyar Dolarlık anlaşmalarla gösterdikleri gibi, bunun maliyetini karşılamaya da hazırlar. İran sahadaki etkinliğini geri çeker ve tekrar kabuğuna çekilirse, bu yönelimlerinden vazgeçmeye hazırlar mı, orası da şüpheli. Herhalükarda bölgede suların ısındığı ve her an sıcak çatışmaya dönüşebileceği, yeni bir gerginlikler anaforuna girilmiş durumda. Kore Yarımadası’nda bir başka nükleer sorun da ateşi harlamaktayken, ABD’nin şahinleri iki varoluşsal nükleer krizle birden baş etmeye hazırlıklı mı sorusu da bu açıdan anlamlı.

Bundan sonrası: ABD ve İran nasıl hareket edebilir?

Tehditler devam ettikçe, Ruhani ve müttefikleri içeride güç kaybetmeye devam edecek, DMO hem içeride siyasi ve ekonomik etkinliğini artıracak, hem de ambargo şartlarında Hükümet’i sıkıştırıp savunma bütçesi ve özelleştirme adı altında daha da büyüyecek. Petrol fiyatlarının seyri, halk için bir nebze nefes alma fırsatı verebilecekse de, dış yatırım ve teknoloji transferi olmadıkça sürecin en büyük kaybedeni yine sıradan halk yığınları olacak. Dışarıda ise, sıkıştırılan İran, ABD ve müttefikleriyle sıcak çatışmaya girilmezse, Ortadoğu’da etkinlik sahasını tahkim edip, nüfuz ceplerine yatırım yapmaya son sürat devam edebilecek. DMO’nun etkinliğinin, General Kasım Süleymani komutasındaki Kudüs Güçleri üzerinden, dışarıda da artması anlamına gelecek bu durum. Yani ABD’nin arzu ettiğinin ve anlaşmayı bozmayı tetikleyecek süreci başlatmasındaki maksadının tam tersi bir sonuç ortaya çıkabilir. Ancak gerginliklerin sonunda, İran’a yönelik bir kapsamlı askeri operasyon, tüm bu analizleri ve dengeleri bütünüyle değiştirebilir elbette.

Bu, elbette, işlerin sarpa sarma ihtimali sözkonusu olduğunda karşılaşabileceğimiz kötü senaryonun bir bölümü. Gerginliğin sıcak çatışmaya evrilmeyeceği bir ortamda ise, ABD her ne kadar anlaşmadan çıkma yönünde bastırsa ve nihayetinde yaptırımlar ve ambargo seçeneğiyle İran’ı sıkıştırsa da, İran IAEA ile tam işbirliği içinde olup, AB, Rusya ve Çin’le bu anlaşmayı yeniden tesis ederek yoluna devam edebilir. Ruhani’nin tarzına ve geçmişteki diplomatik manevralarına baktığımızda, bu ihtimal daha olası görünüyor. Ancak yine de, İran’ın nükleer programı tamamen barışçıl amaçlarla sürdürdüğü konusunda üzerindeki soru işaretleri muhtemelen hiçbir zaman ortadan kalkmayacak. Kendi toprakları dışında zemin kazandığı ve kontrol dışı sahalarda etkinlik yürüttüğü mevcut konjonktürde böylesi bir sonuç da kimseyi şaşırtmamalı.
 

[1]   “Secretary of State Kerry has 'constructive' meeting with Iran, makes progress toward nuclear deal” http://www.nydailynews.com/news/politics/kerry-constructive-meeting-iran-article-1.1469024
[2]  “US accuses Iran of secret nuclear weapons plan” https://www.theguardian.com/world/2002/dec/14/iraq.iran
[3] İran nükleer programının geçmişi ve uluslararası boyutuyla ilgili tüm süreci özetleyen en güzel ifade, Prof. Mustafa Kibaroğlu’nun konuyu incelediği bir makalesinin de başlığı olan “Good for the Shah, Banned for the Mullahs: The West and Iran's Quest for Nuclear Power” cümlesi. Makalenin tam metni için bkz. https://www.jstor.org/stable/4330247?seq=1#page_scan_tab_contents
[4]  “İran ile 5+1 anlaştı” http://www.aljazeera.com.tr/haber/iran-ile-51-anlasti , İran Nükleer Anlaşması ile İlgili Bildiri: GİF İran ile Nükleer Anlaşmanın Geleceği Uluslararası Çalışma Grubu", 17 Mart 2017 http://www.gif.org.tr/dusundurenler/gif-iran-ile-nukleer-anlasmanin-gelecegi-calisma-grubu-jcpoa-bildirisi
[5]  IAEA’nın 2016 yılı faaliyet raporu ve İran’la ilgili olarak verilen taahhütlerin doğrulamaları için bkz. https://www.iaea.org/sites/default/files/statement_sir_2016.pdf , https://www.iaea.org/publications/reports
[6]  “Director General Amano Holds High-level Meetings in Tehran”  https://www.iaea.org/newscenter/statements/director-general-amano-holds-high-level-meetings-in-tehran
               http://www.mehrnews.com/news/4127958/ایران-به-تمام-تعهداتش-در-قالب-برجام-عمل-کرده-است
                
[7]  “Pentagon identifying new areas to pressure Iran, reviewing plans” https://www.reuters.com/article/us-iran-nuclear-military/pentagon-identifying-new-areas-to-pressure-iran-reviewing-plans-idUSKBN1CI2KA
  “Tillerson Warns Europe Against Iran Investments” https://mobile.nytimes.com/2017/10/22/world/middleeast/tillerson-iran-europe.html?rref=collection%2Fsectioncollection%2Fworld&mtrref=www.nytimes.com&referer=
[8]  “Trump’s new Iran policy seeks perennial conflict” https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2017/10/iran-trump-october-13-strategy-speech-jcpoa-conflict.html
[9]  “Trump’s Approval Rating Drops to Lowest Level Yet in New NBC News/WSJ Poll” https://www.nbcnews.com/politics/donald-trump/trump-s-approval-rating-drops-lowest-level-yet-new-nbc-n815321
[10]  “What’s our Iran policy, again?” https://www.washingtonpost.com/blogs/right-turn/wp/2017/10/16/whats-our-iran-policy-again/?utm_term=.e0f49290e0ae
               “Why the Iran Nuclear Deal Benefits the U.S.” https://www.rand.org/blog/2017/10/why-the-iran-nuclear-deal-benefits-the-us.html
[11]  Her ne kadar İranlı yetkililer, Ayetullah Hamaney’in 2010 yılında verdiği ve “nükleer silah kullanmanın haram” olduğunu belirten fetvaya çok büyük önem atfediyor görünse de; Şii fıkhını bilen ve içtihat mefhumunun bu kültürdeki kilit rolünden haberdar olanlar açısından, yarın bir başka fetvayla bu kanaatte değişikliğe gidilebileceği veya “umumun maslahatı, savaş şartları” vb gerekçelerle tam tersi bir fetva daha verilebileceği de gayet olası. Burada temel sorun, fetva vs gibi unsurlardan ziyade, karşılıklı güvenin bir türlü tesis edilememesi.  
[12]  Bu noktada Ruhani’nin, ömrünün son 35 yılını güvenlikle doğrudan ilgili alanlarda çalışarak geçirdiğini ve 2011 yılında yayımlanan ve Türkçe/İngilizceye henüz çevrilmemiş “Milli Güvenlik ve Nükleer Diplomasi” isimli hacimli kitabı başta olmak üzere, güvenlik alanında çok sayıda kitabın da yazarı olduğunu hatırlatmakta fayda var.
[13]  Devrim Muhafızları Ordusu, Türkiye’de siyasi-ekonomik boyutuyla maalesef pek çalışılan bir konu değil. Bu alanda Dr. Bayram Sinkaya’nın makaleleri ve doktora tezi olarak sunduğu “The Revolutionary Guards in Iranian Politics” çalışması önemli bir başvuru kaynağı mahiyetinde. https://www.routledge.com/The-Revolutionary-Guards-in-Iranian-Politics-Elites-and-Shifting-Relations/Sinkaya/p/book/9781138853645
[14]  “ABD’nin Yeni İran Yaptırımları Ne Anlama Geliyor?” http://tebaren.org/?p=1233
               “Devrim Muhafızları’nın ekonomik gücü ne boyutta?” https://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2017/08/iran-irgc-economy-footprint-khatam-olanbia.html
[15]  “Iran nuclear deal: EU statement on the Joint Comprehensive Plan of Action” http://www.consilium.europa.eu/en/press/press-releases/2017/10/16/iran-nuclear-deal-eu-jcpoa/
               “Europeans: Trump can win on Iran without ending nuclear deal” https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2017/09/europeans-trump-win-iran-nuclear-deal-tehran-rouhani.html
[16]  “Foreign Minister Sergey Lavrov’s remarks and answers to media questions at the Moscow Nonproliferation Conference, October 20, 2017” http://www.mid.ru/en/press_service/minister_speeches/-/asset_publisher/7OvQR5KJWVmR/content/id/2913751
 
[17] “Amerika’nın Kürt politikası: Bir varmış bir yokmuş” http://www.aljazeera.com.tr/gorus/amerikanin-kurt-politikasi-bir-varmis-bir-yokmus
“Amerika’nın Orta Doğu politikası var mı?” https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/07/03/amerikanin-orta-dogu-politikasi-var-mi/
“What’s our Iran policy, again?” https://www.washingtonpost.com/blogs/right-turn/wp/2017/10/16/whats-our-iran-policy-again/?utm_term=.910af8d11961