blog

DEVRİM İDDİASINDAN İNSANİ KRİZE YEMEN

Giriş
Yemen’de Ali Abdullah Salih yönetimine karşı başlayan ayaklanmaların, ülkeyi açlık ve ilkel hastalıklarla boğuştuğu noktaya taşıyacak ilk adımı teşkil edeceğini kimse bilemezdi. Bir başka deyişle gelinen nokta ayaklanmaların niyet edilmemiş bir sonucu olarak analiz edilmeye muhtaçtır. Bu süreci temel olarak üç aşamada analiz etmek mümkün: Birinci aşama ayaklanmaların başladığı Ocak 2011 ile Suudi Arabistan’ın baskısı ile Ali Abdullah Salih’in görevden ayrıldığı Kasım 2011 arasındaki dönemdir. İkinci aşama Salih’in yardımcısı Hadi’nin geçiş sürecini yönetmek üzere göreve başladığı Ocak 2012’den çatışmaların yeniden başladığı Ocak 2014’e kadarki dönemdir. Üçüncü dönem ise ülkenin bu tarihten itibaren İran ile Suudi Arabistan arasında bir güç mücadelesine dönüştüğü dönemdir.  
 
2011 yılının Kasım ayında Ali Abdullah Salih iktidardan çekildiğinde, Yemen’de siyasi değişimin önemli bir aşama kaydettiğine dair iyimser yorumlar yapıldı. Yönetimi devralan yardımcısı Abdurabbu Mansur Hadi geçiş sürecini yönetecek lider, Ulusal Diyalog Konferansı (UDK) ise uluslararası gözlemciler eşliğinde ülkenin hemen her kesiminden temsilcilerin katılımı ile geçiş sürecinin tartışılacağı bir mekanizma olarak oluşturuldu. Salih’in görevden el çektirilmesi, çatışmaların durması ve UDK’nın formüle edilmesi Yemen’de barışçıl bir geçiş süreci için asgari şartlar oluştuğuna işaret etmekteydi. Ancak bu şartlar ülkenin siyasi açıdan yeniden inşasına tahvil edilemedi. Aksine, UDK’nın sonuç bildirgesinin açıklanacağı gün başlayan çatışmalar, iç savaşa evrildi. Bu elbette iktidar talebinde bulunan aktörler arasında yaşanan basit bir çatışma değil, tipik bir vekalet savaşıydı. Husiler’in hızlıca ülkeyi domine etmesine karşın Suudi Arabistan öncülüğünde ‘Kararlılık Fırtınası’ adı altında gerçekleşen askeri müdahale ülkenin İran ve Suudi Arabistan arasında bir mücadele alanına dönüştüğünün açık göstergesiydi. Bu savaş, Yemen’i açlığın yapısal bir soruna dönüştüğü ve en ilkel hastalıkların ülkeyi rehin aldığı bu günlere taşıdı.
 
  1. Kitlesel Gösteriler ve Hadi İktidarının Sonu
Ortadoğu’nun diğer ülkelerinde görülen ayaklanmalara neden oluşturan birçok faktör Yemen için de geçerliydi. Arap yarımadasının hem yer altı kaynakları hem de ekonomik göstergeler açısından en yoksul ülkesi olan ülkede adaletsiz gelir dağılımı ve yoksulluk on yıllar içinde yapısal bir probleme dönüşmüş durumdaydı. Merkezi yönetimin başa çıkmakta zorlandığı çatışmalar da doğrudan maliyet üreten bir başka faktördü. Hüsnü Mübarek gibi Ali Abdullah Salih’in 2000’den sonra kendi oğlunu Cumhurbaşkanlığına hazırlamasına yönelik ortaya çıkan işaretler ülkede mevcut durumun değişimine yönelik ümitleri de yok etti.
 
İktidar eliti içinde yer alan bazı isimler ile muhalif konumda sayılabilecek bazı aşiret liderleri 2009’da Salih’e çekilme çağrısı yaptılar.[1] Bu çağrı aynı zamanda Salih ile müttefikleri arasındaki ayrışmaya işaret ediyordu. 2011 Ocak ayında ilk olarak Sanaa Üniversitesi kampüsünde başlayan gösteriler kısa süre içinde Taiz, Aden gibi büyük şehirlerde yaygınlaşarak kitlesel bir mahiyete dönüştü. Bu gösteriler birçok Arap ülkesinde olduğu gibi talepleri, mahiyeti, organizasyon kapasitesi ve niceliği açısından bir ilkti.
 
 
Ali Abdullah Salih Şubat ayında kendisi ve ailesinden hiç kimsenin 2013’teki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmayacağını ve bu tarihe kadar iktidarda kalması halinde siyasi reformlar yapacağını ilan ederek kitleleri yatıştırmaya çalıştı. Ancak kısa bir süre içinde Tunus’ta Bin Ali ve Mısır’da Mübarek’in devrilmesi göstericilerin iktidar değişimi taleplerini açık bir şekilde dile getirmelerine zemin hazırladı.

Bununla beraber iktidar elitinin en önemli unsuru olan güvenlik birimlerinde de çatlaklar meydana geldi. Sanaa ve Taiz olmak üzere Yemen’de yoğunlaşan gösterilere güvenlik güçleri Mart ayında silahla karşılık verince çatışmalar alevlendi. 18 Mart’ta yaklaşık 50 göstericinin ölümü ile sonuçlanan müdahale sonrasında Ali Muhsin ve Sadık El Ahmar gibi Salih’e yakınlığıyla bilinen isimler, emrindeki birliklerle birlikte iktidara karşı tavır aldılar.
Silahlı birimlerin muhaliflere katılması ile çatışmalar şiddetlendi. 6 Haziran’da yapılan bir bombalı saldırıda ağır yaralanan Salih, Suudi Arabistan’da üç ay tedavi gördükten sonra Yemen’e döndü. Krizin çözümü için devreye giren Suudi Arabistan’ın KİK üyesi ülkelerle birlikte hazırladığı mutabakatı Salih de kabul etti. Buna göre Salih kendisine ve ailesine sağlanacak olan dokunulmazlık karşılığında yetkilerinden vazgeçecek ve anayasal koşullarda “devlet başkanı” statüsü ile korunacaktı.[2] 2012’de yapılacak seçimlerde yardımcısı Mansur Hadi Cumhurbaşkanlığına aday olacak ve Salih’in etkisi altında olan Genel Kongre de geçiş hükümetinde söz sahibi olacaktı. Bu gelişmeler Yemen için geçiş sürecinin başlangıcı anlamına geliyordu.
 
Salih iktidarına yeni dönemde yer açılması, on yıllar boyunca kökleşmiş olan bu yapıların marjinalleşmesinin önüne geçmeyi amaçlıyordu. Ancak bu hesap tutmadı. Otuz dört yıllık iktidar birikimine sahip yapıların hükümet içinde yer alması geçiş sürecinin baltalanma ihtimalini barındırıyordu. Nitekim çok geçmeden bu ihtimal gerçekliğe büründü. Salih’in kontrolündeki Genel Halk Kongresi, Husiler’le çatışmalar tekrar alevlenince çoğu zaman görevlerini aksattı ve Husilerin bir çok yerde avantaj kazanmasına zemin hazırladı. Bir süre sonra da, Salih döneminde çatıştıkları Husilerle işbirliği yaptılar.
 
  1. Geçiş Dönemi Arayışları: Mekanizma, Süreç ve Aktörler
21 Şubat 2012’de yapılan seçimde Hadi, KİK İnisiyatifinin çerçevesini çizdiği mutabakat gereğince Cumhurbaşkanı seçildi. Hadi’nin temel görevi geçiş sürecini yönetmekti. Ulusal Diyalog Konferansı (UDK), geniş bir uluslararası gözlemci heyetinin katılımıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) Haziran 2012’de aldığı 2051 no’lu kararı gereğince oluşturuldu. Bu karar tüm taraflara silah ve şiddeti bir kenara bırakarak politik sorunlara diyalog yoluyla çözüm bulmayı ve Arap Yarımadası El Kaidesi’nin saldırılarına karşı önlem almayı öngörüyordu.[3] El-Kaide’nin bu karara dahil edilmesi, ABD’nin son yıllarda Yemen’de yürüttüğü operasyonlara uluslararası meşruiyet kazandırmaya yönelikti.

Bütün toplumsal kesimlerden (gençlere ve kadınlara ayrıca kontenjan ayrılmıştı) temsilcileri içeren UDK toplam 565 kişi ve dokuz çalışma grubundan oluşmaktaydı. 18 Mart 2013 tarihinde müzakerelere başlayan UDK’dan temel beklenti hem tarihsel kökenlere sahip Kuzey-Güney sorunu hem de ayaklanmalardan sonra ortaya çıkan güvenlik, ekonomik ve siyasi sorunlara çözüm için bir yol haritası çizmesiydi. 

Temsilciler hem başkent Sanaa’da hem de yerel birimlerde çalışarak planlanan süre içinde beklenti ve önerileri içeren raporlarını sundular. Ancak Güney sorunu dolayısıyla konferansın süresi uzatıldı. Daha sonra bazı aktörlerin itirazına rağmen, iki ayrı devlet oluşturulması yerine altı bölgeden oluşan federatif bir yapı öngörülerek mesele bir çözüme kavuşturuldu.[4] Ancak federatif yapının finansal örgütlenmesi, mali dağılımı, yer altı kaynaklarının kullanımı gibi önemli konular üzerinde tartışmalar devam ediyordu. Buna rağmen UDK geçiş sürecini tamamlamaya yönelik çalışmalarına devam etti ve Yemen’in siyasal geleceğine dair bir zaman çizelgesi sundu.
 
21 Ocak 2014’te UDK kararlarının uygulanması için bir bildiri deklare edildi. Bildiride; mevcut Cumhurbaşkanı Hadi’nin görev süresinin bir yıl uzatılması, parlamento seçimlerinin yapılması ve danışma meclisinin Kuzey ve Güney’den otuzar üye olması kaydıyla yeniden oluşturulması ve UDK’da alınan kararların içinde yer alacağı yeni Anayasanın oluşturulması için yeni bir çerçeve belirlenmesini içeren bir dizi karar tasarısı açıklandı.

BM, ABD, AB, KİK ve Türkiye gibi aktörler ve UDK’nın içinde yer alan birçok temsilci UDK’nın süreci başarıyla yönettiğini ve politik anlaşmazlıkların müzakere yoluyla çözülmesinden duydukları memnuniyeti dile getirdiler. Sonuç bildirgesini açıklarken Hadi, “ben bir ülke değil, karmaşa içinde bir başkent, boşalmış bankalar ve bölünmüş güvenlik birimleri devraldım” ifadeleri ile UDK’nın hangi ortamda çalışmaya başladığına değindi ve devamla “UDK bildirgesi Yemen’in yeniden inşası için henüz bir başlangıçtır” ifadelerini kullandı. BM Yemen Özel Temsilcisi Cemal Bin Ömer de bildirgeyi tarihi bir an olarak tanımlamış ve bir iç savaş sonrası sosyal sözleşme niteliğindeki barışçıl geçişin bölgedeki tek örneği olduğuna dikkat çekmiştir.[5]

UDK’nın bu kararlarından memnun kalmayan Güney Yemenli bazı siyasetçiler ile Abdülmelik El Husi sonuç bildirgesi yayımlanmadan UDK’dan çekildiklerini açıkladı. Yemen’in federatif yapısının adil bir kaynak dağılımına temel oluşturmayacağını ifade eden Muhammed El Bahti, federal bölgeler arasında ekonomik açıdan büyük farklılıkların olacağı gerekçesini öne sürerek UDK’nın kararlarını tanımadıklarını duyurdu.[6] Zikredilen zorluklar altında gerçekleşen UDK kararlarının hayata geçirilememesi ve Husilerin hızlıca yeniden çatışma yolunu seçerek Sa’da’yı kontrol altın alması, Yemen için yeni bir karmaşanın başlangıcı oldu.
 
  1. Yeni Çatışmanın Karakteri: Vekalet Savaşları
Geçiş sürecinin başarısızlıkla sonuçlanması aynı zamanda ülkenin kaotik bir çatışma sürecine evrilmesinin başlangıcı oldu. Bu çatışmanın yerel düzeydeki taraflarını kısaca şu şekilde tasvir etmek mümkün: Bir yanda Şiiliğin Zeydi koluna mensup Husiler[7] ile eski rejim güçlerinden oluşan ittifak, öte yanda ise Hadi’nin kontrolü altındaki güçler ve kendisini destekleyen aşiretler. Yemen El-Kaidesi de çatışmanın önemli taraflarından biri. Hadramevt ve civarını kontrol altında tutan El Kaide ABD, İran ve Suudi Arabistan’ın savaşa müdahil olmalarını daha da karmaşık bir hale getirmektedir. Bir başka aktör olan ve İhvan’ın Yemen kolu olarak bilinen Islah Partisi de oldukça etkili bir hareket. Ancak Mısır’da gerçekleşen 3 Temmuz darbesi ve bu darbeye Suudi Arabistan’ın verdiği destek Islah’ın bu çatışmada taraf olmaktan kaçınmasına yol açtı. Bir başka deyişle Husiler’i hem dini hem sosyal hem de askeri olarak dengeleyebilecek bir aktörü Suudlular kendi elleri ile saf dışı etmiş oldu. Bu çatışma sürecinin ‘vekalet savaşı’ olarak tanımlanmasına yol açan faktör ise birinci grubun İran’ın; ikinci grubun ise Suudi Arabistan etkisi altında olmasıdır.

Yemen tarihinde önemli bir yere sahip olan Husilerin politize olma süreci ABD’nin Irak’ı işgal etmesiyle ivme kazandı. Husilerin politikleşmesinde İran’la kurdukları ilişkiler kayda değer. Bedreddin El Husi’nin vaazlarında sürekli Humeyni’ye dair söylemler kullanması, 1986’daki İran ziyareti ve 1994’ten sonra Hüseyin Husi’nin uzunca bir süre İran’da kalmış olması bu iddiaları destekler bir niteliğe sahip. Dahası 2004 yılında merkezi hükümet güçleri ile aralarındaki çatışmalarda İran yapımı silahlara rastlanmış olması erken dönemde ortaya çıkan somut bir kanıt olarak kabul edilmektedir.[8] Aslında Zeydilik ile On iki imam Şiiliği doktriner düzeyde birbirine rakip olabilecek iki farklı Şiilik yorumudur. Ancak politik pragmatizm şimdilik bu rekabetin önüne geçmiş gibi görünüyor.

Bu tablo çatışmanın kimi zaman mezhep üzerinden tanımlanmasına yol açmıştır. Ancak Yemen’deki Zeydiler Husiler’den ibaret değildir. Zeydiler, Yemen nüfusunun yaklaşık yüzde 35’ini oluşturmaktadır. Zeydi mezhebine mensup bir aile olan Husiler ise , Sa’da kenti başta olmak üzere Suudi Arabistan sınırına yakın dağlık alanlarda yaşamaktadırlar.[9] Husiler 2004-2010 yılları arasında da bu bölgelerde Yemen güçleri ile –zaman zaman Suudi Arabistan’ın da müdahil olduğu– çatışmalara girdi.

Bu güç mücadelesinin sonucu olarak, Husiler 2011 isyanları öncesinde Yemen’in kuzeyinde oldukça sınırlı bir bölgede sınırlı bir güce sahip iken Ali Abdullah Salih iktidarının sonunu getiren süreç Husiler için de yeni bir sayfa açtı. 2011 yılının başında iktidara karşı gösteriler başladığında Husiler de meydanlara indiler. Husiler, 2011 yılında kurulan “mutabakat hükümeti”ne muhalif bir pozisyon takındılar. Aynı yıl Sa’da kentinde vali atanması, vergi toplanması, yerel hizmetlerin karşılanması gibi etkinliklerle fiili bir yönetim oluşturdular.[10] Bununla beraber diğer aşiretlerden ve mezheplerden katılımlarla Hizbullah benzeri bir yapılanma olan ‘Ensarullah’ örgütü kuruldu. Böylece hem geniş tabanlı bir askeri yapılanmaya gidilmiş oldu hem de mezhepçilik suçlaması aşılmaya çalışıldı. Ocak 2014’te Güney’e ilerlemeye başlayan Husi/Ensarullah güçleri ve müttefikleri bir yıl içinde başkent Sana’yı ele geçirdi ve kısa bir süre sonra en güneydeki Aden’in sınırlarına dayandı. 

Husilerin Sanaa’nın kontrolünü ele geçirmeleri, Körfez ülkelerinin güvenlik reflekslerini harekete geçirdi. Destek verdikleri grupların Husi ilerleyişi karşısında çaresiz kalmaları sonucunda Suud liderliğindeki KİK Yemen’e müdahale etmeye karar verdi.  İran’ın artan nüfuzundan rahatsız olan Suudi Arabistan için Yemen’in Husilerin kontrolüne geçmesi telafi edilemeyecek stratejik bir kayıp olacaktı.[11] Husilerin bu ilerleyişi David Ottoway’in deyişiyle Suudi Arabistan’ın İran ve müttefikleri tarafından çevrelenmesinin son halkasıydı.[12]

Aden’e geçerek yönetimi elinde tutmaya çalışan Hadi, 25 Mart’ta BM’ye bir mektup yazarak Güvenlik Konseyinden Yemen’de Husilerin ilerleyişini durdurmaya “gönüllü ülkelerin” askeri müdahalesine yetki veren bir karar almasını istedi. Yazdığı mektupta Hadi, Yemen’deki durumun bir Husi darbesi olduğunu, Yemen’in güvenlik açısından yardıma ihtiyaç duyduğunu, BM’nin 51. maddesi ve Arap Birliği anlaşmalarına referans vererek, askeri müdahalede bulunmaları gerektiğini ifade etmiştir.[13] Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı operasyonla ilgili gerekçeli açıklamada KİK olarak bu çağrıya yanıt verdiklerini ifade etmiş[14] ve Suudi Arabistan liderliğinde “Kararlılık Fırtınası” adı altında bir hava operasyonu başlatmıştır. Bu yılın Haziran ayında KİK başlattığı abluka çerçevesinde Katar’ın bu operasyondan çıkarıldığını duyurmuş ancak bu karar önemli değişime yol açmamıştır.

ABD, Fransa, İngiltere, Belçika ve Türkiye gibi ülkeler operasyonu desteklediklerini açıkladılar.[15] Mısır ise operasyonda Suudi Arabistan’ın ve koalisyonun yanında yer aldığını açıkladı ve 4 savaş gemisini Aden Körfezi’ne yolladı. Ağustos ayında da bu güçlerin misyonunu 6 ay ya da sorun çözülünceye kadar uzattığını duyurdu.

Buna karşın İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, BM’ye bir mektup göndererek Yemen krizine yönelik diplomatik bir hamle yapmıştır. Mektubunda Zarif, ülkede ateşkes ilan edilmesi ve yabancı askeri saldırıların durdurulması, Yemen halkına acil insani yardımın engelsiz ulaştırılması, tüm tarafların dahil olacağı müzakere sürecinin yeniden başlatılması ile tüm tarafların yer alacağı ulusal birlik hükümetinin kurulmasını içeren dört maddelik planı Genel Sekreter’e sundu.[16] Fakat İran’ın bu diplomatik manevrası operasyonun durdurulmasına yetmedi.

Suud liderliğindeki ittifak bu operasyonla kısa bir süre içinde Husilerin saf dışı edilmesini amaçlamaktaydı. Ancak bu hesap tutmadı. Operasyon hala devam etmekte ve bir sonuç alınabilmiş değil. Devrik lider Salih’e bağlı güçlerin tekrar taraf değiştirerek Suud tarafına geçtikleri haberleri gelse de henüz bu haber doğrulanmış değil. Doğru olsa bile sahada önemli bir değişime yol açması beklenmemelidir.
Yemen üzerinde yürüyen bu iktidar mücadelesi ülkedeki iç savaşı uzatmakla kalmadı, aynı zamanda açlık ve ilkel hastalıklara yol açtı.

Vekalet Savaşından İnsani Krize

Cumhurbaşkanı Hadi yönetiminin tekrar Yemen’in meşru ve tek otoritesi olmasını temin etmek amacıyla başlayan operasyon iki yılı aşkın bir süredir devam ediyor. Husilerin kontrol alanları daraldıysa da henüz temel hedefe ulaşıldığı söylenemez. Kara operasyonu zaman zaman gündeme gelse de gerçekleşmiş değil. BAE’nin Afrikalı lejyonerleri kullandığına yönelik haberler de zaman zaman dolaşıma giriyor. Çatışan tarafların birbirine denk bir güce sahip olması iç savaşın kilitlenmesine neden oldu. Bir başka deyişle iç savaş kazananı olmayan bir çatışmaya dönüştü. İran ve Suudi Arabistan’ın bu ülkeyi bir hesaplaşma ve iktidar mücadelesi alanına çevirmesi, ülkede başlayan insani krizin de temel nedeni olmuştur.

1962-1968 ve 1990-1994 yılları arasında iç savaşların yaşandığı Yemen, bugün benzer bir durumla karşı karşıya kalmıştır. Husilerin hırslı siyasetine karşılık başlayan Suudi öncülüğündeki operasyonun bilançosu çok ağır. Kızılhaç Komitesinin bildirdiği rakamlara göre ölü sayısı beş bini aştı, yaralı sayısı ise kırk bine yakın. Bir milyondan fazla insan yer değiştirmek zorunda kaldı. Daha kötü durumda olan ve iş umuduyla gelen Sudanlıların yüzde 90’ı ülkelerine geri dönmek zorunda kaldılar. Dahası en az 10 bin Yemenli de Cibuti’ye göç etmiş durumda. İnsani kriz bu kadar derinleşmemişken bile çatışmalardan etkilenmeyen tek bir ailenin bile kalmadığını ifade eden Komite Başkanı Peter Maurer, Yemen’deki durumu “insan eliyle üretilmiş bir felaket” şeklinde tanımlamış[17] ve durumun günden güne kötüleştiğini vurgulamıştır. 

Günümüzde ise ülkenin eğitim ve sağlık kurumları büyük ölçüde işlevselliğini yitirmiş durumda. Birleşmiş Milletler ve çeşitli gözlemci grupların zaman zaman yayınladıkları rapora göre ülkenin 27 milyonluk nüfusun üçte ikisi açlıkla karşı karşıya ve temiz suya erişimi yok. 3.3. milyon insan kıtlık bölgesinde yaşıyor. İki milyon çocuk yetersiz beslenmeden etkilenmiş durumda. En az 160 sağlık kurumu ve binası saldırıya uğramış durumda. Kamusal hizmetlerin büyük ölçüde sekteye uğraması şehirlerde çöp yığınları ve lağım suyunun insanların sağlığını kitlesel düzeyde etkilediği sonuçlar doğurmakta. Son altı ay içinde bu şartlarda ortaya çıkan kolera salgını yaklaşık altı yüz bin kişiyi etkilemiş ve iki bin kişi bu hastalığın etkisiyle hayatını kaybetmiştir.[18] Buna karşın Dünya Sağlık Örgütü gibi kurumlar ise güvenlik riski gerekçesi ile bu insani krize yönelik yeterli müdahalede bulunmadıklarını açıkladılar.

Sonuç

Bir sınırı Aden Körfezi’nin dar, bir sınırı geniş okyanus sularına, diğer sınırı da tamamen Suudi Arabistan’a bakan Yemen, bugün güç mücadelesinin sahnelendiği bir ülkeye dönüştü. Husilerin silahlı gücü Ensarullah’ı kullanarak neredeyse Kuzey Yemen’i kontrol ederek Aden’i tamamıyla ele geçirmelerine ramak kalmışken Suudi Arabistan bu durumu İran yayılmacılığı olarak yorumlamış ve askeri müdahale ile cevap vermiştir. Bu operasyonun birçok sonuca gebe olduğunu söylemek mümkündür.

Yemen’de iç savaşın muhtemel senaryolar içinden en kötüsüne doğru gittiğini söylemek abartı olmayacaktır. Nitekim savaşların sona ermesi için şu üç ihtimalden birinin gerçekleşmesi gerekir: Birincisi, taraflardan birinin galip gelmesi ve şartlarını karşı tarafa dayatması; ikincisi, iki tarafın da savaşın maliyetini kaldıramayacak noktaya gelmesi; üçüncüsü ise üçüncü bir gücün devreye girerek tarafları uzlaştırması.

Ancak Yemen’de bu üç senaryodan birisi gerçekleşmiş değil. Taraflardan birinin ezici üstünlüğüne dair bir emare yok. Savaşın maliyeti de şimdilik taraflar için katlanılabilir düzeyde. Üçüncü bir güç olarak ne BM’nin ne de ABD’nin sorunun çözümü için yeterli bir inisiyatif üstlenmemiş olduğu ortada. Savaşın uzaması da, bir insani kriz üretmesi de bu durumla doğrudan ilgilidir. Dahası DEAŞ’ın da ülkede varlık göstermeye başlaması savaşın kilitlenmesinin bir sonucudur.

Kısacası Yemen’de yaşanan çatışma, henüz üst limitlerine ulaşmamış vekalet savaşlarının bir versiyonu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ne yerel aktörler ne de bu yerel aktörleri vekalet savaşının bir tarafına dönüştüren uluslararası güçler herhangi bir sebep dolayısıyla savaşı sona erdirecek bir noktaya gelebilmiştir.  

Bu tabloya bakıldığında Yemen’in oldukça kaotik bir duruma düştüğünü söylemek mümkündür. Birbirini besleyen sorunlar yumağı temel düzeyde iki katmanlı bir sorunu yaratmış durumda: Askeri/siyasi kriz ve insani kriz. Askeri krizin yukarda özetlenen parametrelerden dolayı çözümlenmesi zor görünüyor. Yine de insani krize müdahale öncelik sıralamasında en yukarda duruyor ve bütün taraflar sorumluluk taşıyor.
 

[1] Charles Schmitz, “Yemen’s National Dialog”, Middle East Institute, http://www.mei.edu/content/yemens-national-dialogue
[2] https://www.ntv.com.tr/dunya/salih-yetki-devri-anlasmasini-imzaladi,Bm0NiJnyMEWdNn1K37maPA
[3] “Security Council Demands End to All Actions Undermining Government in Yemen, Expresses Readiness to Consider ‘Article 41’ Measures if Necessary”, United Nations, http://www.un.org/press/en/2012/sc10671.doc.htm
[4] Ali Saif Hassan, “Yemen, National Dialogue Conference: Managing Peaceful Change?”, http://www.c-r.org/downloads/Accord25_Yemen.pdf
[5] “Yemen's National Dialogue Conference Concludes with Agreement”, BBC, 21 Ocak 2014, http://www.bbc.com/news/world-middle-east-25835721
[6] “Yemen Al Houthi Rebels Slam Federation Plan as Unfair”, Gulf News, 11 Şubat 2014, http://gulfnews.com/news/gulf/yemen/yemen-al-houthi-rebels-slam-federation-plan-as-unfair-1.1289512
[7] Husiler hakkında detaylı bilgi için; Mehmet Ali Büyükkara, “Sosyal, Siyasi ve Dini Yönleriyle Yemen Husi Hareketi”, Divan, C.16, S.30, 115-152.
[8] İran ile Husiler arasındaki ilişkiye dair bir analiz için, Emel El Alim, Aljazeera Türk, 17 Nisan 2015, “Husi-İran ilişkisi: Mezhep kılıflı çıkar ittifakı ”http://aljazeera.com.tr/gorus/husi-iran-iliskisi-mezhep-kilifli-cikar-ittifaki
[9] Mehmet Ali Büyükkara, “Sosyal, Siyasi ve Dini Yönleriyle Yemen Husi Hareketi”, Divan, C.16, S.30, s.116.
[10] “The Huthis: From Saada to Sanaa”, Crisis Group Middle East Report, No.154, (10 Haziran 2014), s. 2-3.
[11] Burhanettin Duran, “Yemen’de ‘Sağduyu’dan İç Savaşa”, Sabah, 27 Mart 2015.
[12] “Interview with David Ottaway”, Pomeas, (13 Temmuz 2015), http://www.pomeas.org/Home/index.php/interviews/494-interview-with-david-ottaway
[13] Mektubun tamamı için, http://www.mofa.gov.Sa/sites/mofaen/ServiceSandInformation/news/GovernmentNews/Pages/ArticleID2015326101948670.aspx
[14] A.g.e.
[15] “Military Action in Yemen: Who’s For, Who’s Against?”, Aljazeera, 27 Mart 2015, http://www.aljazeera.com/indepth/interactive/2015/03/military-action-yemen-150326143748798.html
[16] “İran 4 Maddelik Yemen Planını BM'ye Sundu”, Sabah, 18 Nisan 2015, http://www.sabah.com.tr/dunya/2015/04/17/iran-4-maddelik-yemen-planini-bmye-sundu
[17] https://www.swissinfo.ch/eng/cholera-epidemic_icrc-president-condemns--man-made-humanitarian-catastrophe--in-yemen/43359012
[18] https://www.icrc.org/en/document/statement-urgent-plea-yemen-icrc-president