blog

KİTAP İNCELEMELERİ: RUS JEOPOLİTİĞİ AVRASYACI YAKLAŞIM

Kitap Adı: Rus Jeopolitiği Avrasyacı Yaklaşım
Yazar: Alexander Dugin
Yayınevi: Küre Yayınları
Yayın Tarihi: 2013
Özgün Adı – Basım Tarihi: Osnovy Geopolitiki: Geopoliticheskoe Budushee Rossii, Myslit Prostranstvom (Arktogeya, 1999)
Sayfa Sayısı: 393 sayfa
 

 
90’lı yıllar,  “Dünya Tarihi” ismi verilen film şeridinin alışılandan çok daha hızlı aktığı bir dönem olarak kayıtlara geçti. Bu dönemde birçok ülkede yaşanan köklü değişimler, bu ülkelerin kaderini belirlemekle kalmayıp, yaklaşan milenyum öncesi dünyanın geri kalanında da dengeleri geri döndürülemez biçimde değiştirdi. Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında İkinci Dünya Savaşı ertesinde başlayan çekişme daha sonra Soğuk Savaş adını aldı ve Ortadoğu, Balkanlar Kafkasya ve Avrupa’yı doğrudan etkileyecek bir rekabet zeminine dönüştü. İki süper güç arasında oynanan satrançta yine 90’lı yıllarda kritik hamleler gerçekleşti. 1979’da başlayan Sovyetlerin Afganistan işgali 1989’da hezimetle sonuçlanırken Sovyetler 90’lı yıllara ciddi anlamda kan kaybetmiş olarak girdi. Askeri mağlubiyetin yanı sıra ekonomik sıkıntılar da Birliğin artık çıkmazda olduğunu gösteriyordu. Bu dönemin hemen öncesinde başlatılan Perestroyka (yeniden yapılandırma) ve Glasnost (açıklık), bu devasa Asya gücünün yıkılmasına yol açarken, “küresel satrancın” tüm kurallarını da kökten değiştirdi. Nitekim 1991’in sonunda itibaren Birlik üyesi sosyalist cumhuriyetler birer birer bağımsızlıklarını ilan etti ve Birliğin yerini Bağımsız Devletler Topluluğu aldı. Söz konusu “dağılma” süreci, Sovyetlerin başat gücü konumundaki Rus etnisitesi için de yeni bir tarihsel dönemin başlangıcına işaret ediyordu.
 
Sovyetlerin ardından kurulan Rusya Federasyonu, Bağımsız Devletler Topluluğu ile Sovyet siyasal mirasının üzerinde oturmasına rağmen bu kez farklı bir yapıyla, Çarlık Rusyası’nın “emperyal kimliğiyle” sahnede yerini alıyordu. Rusya’nın yeni dönemde bir “yeni imparatorluk” şeklinde Avrasya coğrafyasında var olması gerektiğini savunan Alexander Dugin, Sovyetlerden “yeni imparatorluğa” geçişin teorisyenleri arasında yer aldı. Dugin’e göre imparatorluk, titrindeki “yeni” sıfatına rağmen, Çarlık Rusyası’nın Üçüncü Roma iddiasını sahiplenerek aslında kadim Rus kimliğinin taşıyıcısı olma amacındaydı. Rus Jeopolotiği: Avrasyacı Yaklaşım adıyla 1999’da kaleme aldığı ve 2013’te Türkçe’ye kazandırılan kitabında Dugin, Ortodoks Hristiyanlık mirasıyla Üçüncü Roma iddiasını 21.yüzyıla taşıyacak Rus İmparatorluğunun Avrasya’daki jeopolitik konumunu ele almıştır. Günümüzde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in danışmanlığı görevini yürüten ve çeşitli vesilelerle Türkiye’ye ziyaretler gerçekleştiren Dugin’in bu eseri, hem Rusya’nın 21.yüzyıldaki bölgesel ve küresel hedefleri, hem de bunların Türkiye’ye bakan yönlerini anlamak adına önemli bir kaynak niteliğindedir.
 
Kitaba geçmeden önce yazarın hayat hikâyesine göz atmak faydalı olacaktır. 1962 yılında Moskova’da doğan Dugin’in entelektüel dünyada ilk adımlarını Rus gelenekçiliğinin önemli isimlerinden R.Guenon, J.Evola ve G.Meyrink’in çeşitli eserlerini Rusça’ya kazandırarak atmıştır. Strateji, jeopolitik gibi konulardaki yazılarıyla ilgi gören Dugin, 1998-2004 arasında Federal Meclis’in alt kanadı olan Devlet Duması Başkanlığı’nda strateji ve jeopolitik danışmanlığı yapmıştır. 2002-2003 yıllarında Avrasya Birliği Partisi’nin liderliğini yürüten yazar, ardından Uluslararası Avrasya Hareketi’ni kurmuştur. Izvestiya, Literaturnaya Gazeta, Vremya Novostey gibi ulusal yayın organlarında boy gösteren yazar 2008-2014 arasında Moskova Üniversitesi Sosyoloji Fakültesi’nde öğretim üyeliği yapmıştır. Fransız Actuel dergisinin “Sovyet sonrası dönemde en etkin Rus düşünür” olarak tanımladığı Dugin, günümüzde Avrasyacılık ideolojisinin en etkili liderlerinden biri olarak görülmektedir. İncelenen Rus Jeopolitiği: Avrasyacı Yaklaşım adlı kitabı Dugin’in Avrasyacı yaklaşımını en net ve kapsamlı biçimde anlattığı kitabıdır.
 
 
Kitabın odak noktasını, devletin toprakla ilişkisini inceleyen jeopolitik bilimi oluşturmaktadır. Rusya ve Mekan başlıklı birinci bölümde yazar, Heartland (Merkezî Kara) ve Rimland (Kenar Kara) terimlerini açıklayarak Rusya’nın Avrasya jeopolitiğindeki merkezi rolünü anlatmakta ve bu bölgede yalnızca Rusya’nın Heartland’ı temsil edebilecek kapasitede olduğunu savunmaktadır.  Zikredilen jeopolitik kategori arasında Avrasya’da süregelen çatışmalar karşısında Rusya’nın “özgünlüğünü koruması”; bunu da, hem Doğu’nun hem de Batı’nın “kültürel planda reddi” ile gerçekleştirmesi gerekmektedir. Kitabın hemen hemen tümünde kültürel, siyasal ve dinsel anlamda gelenekçi bir tutum takınan yazar, Rusya’nın jeopolitik stratejisinin sui generis bir yapıyla, başka deyişle, “kendine özgülükle” temellendirilmesi gerektiğini aktarmaktadır. Bu bağlamda “imparatorluğun toparlanması”, bağımsız kıtada bağımsız devlet olarak var olmanın vazgeçilmez şartıdır. “Rusya Büyük Alan’ı derhal kurmaya başlamazsa, diğer bir deyişle geçici olarak kaybedilen Avrasya enginliklerinde kendi stratejik, siyasi ve ekonomik nüfuzunu yeniden tesis edemezse, hem kendisini hem de Dünya adasında yaşamakta olan halkları felakete sürükleyecektir.” Dugin’in “imparatorluk çağrısı” bu haliyle, bir “fetih ülküsü”nden ziyade var olma iradesidir. Yani Rusya, bir imparatorluk olarak toparlanıp genişlemezse ayakta da kalamayacaktır; “kıtasal entegrasyondan kaçmak mümkün değildir.”
 
Rusya’nın Jeopolitik Geleceği başlıklı ikinci bölümde Sovyetler sonrası Rusya Federasyonu’nun bir ulus devletten ziyade imparatorluk şeklinde yapılandırıldığını; bu açıdan “post-emperyal miras”ın korunması gerektiği vurgulanmaktadır: “Rusya Federasyonu’nun devlet tarihi yoktur, sınırları tesadüfî, kültürel eğilim noktaları bulanık, siyasal sistemi sallantılı ve müphem, etnik haritası çeşitli, ekonomik yapısı bölük pörçük ve kısmen çürümüştür.” Modern Rusya’nın tasvirini bu şekilde yapan yazar, “çıkış yolu” olarak Türkiye tarihinden örnekler de vermektedir: “İmparatorluğun bu iskeleti üzerinde istikrarlı bir şey tesis etmek için, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçasından günümüzün laik Türkiye’sini vücuda getiren Genç Türkler Devrimi’ne benzer gerçek bir devrim yapmak gerekecektir.”  Dugin’in Rusya Federasyonu için öngördüğü “çıkış yolu”, bir bütün olarak Çarlık Rusyası mirasının Ortodoks Hristiyanlık ve Üçüncü Roma konsepti ile canlandırılmasından ibarettir. “Sovyetler’in enkazı” üzerinde kurulacak bu “post-emperyal yapı” ile yeni imparatorluğun Avrasya “heartland”ı ve “rimland”ında güçlü şekilde var olacağını kaydetmektedir. Kitabın ikinci bölümünde yer alan alt başlıklardan biri, bu düşünceyi veciz biçimde özetlemiştir: “Rusya imparatorluksuz düşünülemez.”
 
Dugin’in düşüncesinde, klasik ulus-devlet formasyonunda uzak olan Federasyon’da taşıyıcı unsur konumundaki Rus etnisitesi, özgün kimliği ile “bir imparatorluk halkı”dır. Bu sebeple, ancak bu yönde geliştirilecek bir siyasi yapıda tarihsel misyonunu yerine getirebilecektir. Yazara göre, “Batı tarafından Rusya’ya empoze edilen bölgesel devlet statüsü”, Ruslar için tarihi bir intihardan başka anlama gelmeyecektir. Zira bir bölgesel devlet olarak Rusya, “milletin derin ve yüksek kimliğinde yatan köklü dürtüyü reddedecektir.” Dugin, redd-i mirası kitap boyunca eleştirirken, dini ve tarihi köklerin korunması ve işlenmesi yönünde öneriler de sıralamaktadır.  Ancak bu şekilde, Rusların özel medeniyet iradesinin ifadesi vücut bulacak , muazzam dünya kuruculuğu dürtüsü harekete geçecektir. Bu amaçlar için de, “jeopolitik bir devrim”in gerçekleşmesi gerekmektedir. Rusların tarih boyunca karasal kutbu temsil ettiğini, buna karşılık ABD ve müttefiklerinin ise denizci ve ticari kutupta olduğunu belirten yazar, “kahramanlar ve tüccarlar düalizmi”nin Soğuk Savaş’ın ardından da süreceğini kaydetmektedir. Avrasya kıtasında eksen olan toprakları kontrol eden Ruslar, denizci ve ticari kutba karşı Avrasya’nın karasal kimliğiyle güçlü biçimde var olmasına ön ayak olmalıdır. Bunun için de, Rusya’nın başını çektiği bir yeni imparatorluğun teşekkül etmesi ve bölgedeki diğer doğal müttefiklerle safları sıklaştırması gerekmektedir. Dugin, Moskova-Berlin ekseniyle Avrupa, Moskova-Tokyo ile Pan-Asya, Moskova-Tahran ekseniyle ise Pan-Arap projesini önermektedir. Buna göre, Rusya’nın Moskova üzerinden çizeceği üç hatla Avrasya’nın kıtasal entegrasyonu sağlanacak ve Atlantik Cephesi karşısında sağlam bir yapı kurulabilecektir. Söz konusu yapının oluşturulması için ideolojik, kültürel, siyasal, askeri, teknolojik ve dinsel temellerin hangi şartlarda vücuda getirilmesi gerektiğini Dugin, bölümün sonuna kadar detaylı biçimde açıklamaktadır. Sonuç olarak, kitabın ikinci bölümü hakkında şu özeti kullanmak mümkündür: “Rus halkının jeopolitik geleceğinin yegâne modeline en yakın olan alternatifi sunmak”.
 
Rusya’nın İç Jeopolitiği başlığını taşıyan üçüncü bölüm, Federasyon sınırları içinde yer alan toprakların jeopolitik bilimi araçlarıyla detaylı biçimde incelendiği kısımdır. “Kuzey, istikbal ve kaderdir” diyen Dugin bu bölümde, Merkez’den kuzey, güney, doğu ve batı yönlerine eksenler çizerek Rusya iç jeopolitiğinin stratejik açıklamasını yapmaktadır. Yakutistan, Sibirya, Tataristan gibi bölgelere özel hassasiyet göstererek teorisinin merkezine yerleştiren Dugin’in özellikle bu bölgelerdeki Müslüman Türkler için kullandığı ifadeler dikkat çekmektedir: “Türk ve Müslüman olmaları Tatarları, Türk-Müslüman dünyasının jeopolitik bir parçası yapmaktadır. (...Ancak) Tataristan’ı ne asimilasyonla ne de aktif coğrafî tecritle bu gerçeklikten ayırmak mümkündür.” Tatarların tarihi ve kültürel konumunu bu şekilde açıkladıktan sonra yazar, söz konusu durumdan Rus menfaatleri adına faydalanmanın yollarını aramaktadır: “Benzeri tüm durumların çözümündeki ortak bir payda, tarihin coğrafî ekseni ve İslam dünyası arasındaki menfaatlerin jeopolitik dengesini bulmaktadır.” Yazar, bu dengeyi bulmada anti-Atlantikçilik düşüncesinin bir harç olarak ülke içi unsurları birleştirebileceği düşüncesindedir. Bunun ötesinde Dugin, Rusya Türklerini, Avrasya kıtasal imparatorluğunun aslî öğelerinden biri olarak görmektedir: “Avrasya Devleti yani Rusya, Slav ve Türk unsurların birleşimine dayanmaktadır. Bu bileşenlerden de, Heartland’la özdeşleşen bir kıtasal devletin ekseni haline gelen Velikorus halkı doğmuştur. Bu nedenle, Slavlar ve Türkler ileride de Avrasya jeopolitiğinin sütunları olarak kalacaklar.” Dugin’in, benzer tanımlamaları Başkurdistan Türkleri için de yaptığı görülmektedir. Bu haliyle yazarın önerisi, Rusya Türklerinin, Rusya-dışı Türkçü hareketlerden izole edilerek İmparatorluğun taşıyıcı sütunları arasındaki yerini almasıdır. Etnik farklılığı kabul etmekle birlikte, Türk ve Slav halklarının “kıtasal karakterinin” birleştirici bir özellik olarak vurgulanması gerektiğini öne sürmektedir. Dugin’in diğer Türk kökenli kavimlere yönelik bakışı da benzer biçimdedir. “Turan’ın yeniden örgütlenmesiyle ilgili ortak bir Rus-İslam stratejisi hazırlanması” gerektiğini belirten yazar, bu şekilde Avrasya’da yeni bir dönemin açılacağını öngörmektedir.
 
Kitabın Avrasyacı Analiz başlıklı dördüncü bölümü, daha önce kısa kısa değinilen İmparatorluğun dinsel meşruiyet zemini üzerine detaylı bir analiz görünümündedir. Yazar burada, Rusya için Ortodoks Hristiyanlığın vazgeçilmez olduğunda ısrar ederken, bu mezhebin düşünce dünyası ve kurumlarıyla Avrasya İmparatorluğu’nun kurulmasında merkezî bir role sahip olacağını da aktarmaktadır. Zira Katolik-Ortodoks ayrımı, yazara göre, Avrasyacı düşüncenin önemli bir boyutunu teşkil eden Doğu-Batı dikotomisi açısından da manidardır. “Konstantinopol’ün düşüşünden sonra Rusya, hem Ortodoks siyasetin hem de Ortodoks Kilisenin var olduğu yegâne jeopolitik büyük alan olarak kalmıştır.” Dugin, böylece Doğu Roma İmparatorluğu’nun siyasal ve dinsel mirasının tek halefinin Rusya olduğunu ima etmektedir. 15.yüzyıldan itibaren görülmeye başlanan Üçüncü Roma konsepti, gerçekten de uzun zaman boyunca Çarlığın bölgesel meşruiyetinin sağlanmasında ciddi bir rol üstlenmiştir. Yine bu dönemden sonra başlayan ve gittikçe şiddetli hale gelen Rus-Osmanlı çekişmesi, Ortodoksluktaki Moskova-İstanbul ikileminin de bir ifadesi olmuştur. Ortodoks Hristiyan kimliğiyle Rusya, Balkanlardaki Slav kökenli halkların hamiliğine soyunurken bu bölgedeki etkinliğini de artırma fırsatı bulmuştur. İşte Dugin, Ortodoksluk ve Üçüncü Roma temelli jeopolitik iddianın, günümüzde de, Avrasya’nın kıtasal entegrasyonu için kullanılabileceğini belirtmekte, Büyük Alan’a nüfuz etmede Rusya’nın bu araçlardan kendini mahrum etmemesi gerektiğini ifade etmektedir. Dugin, bu doğrultuda, “Osmanlı İmparatorluğu’nun bir devamı değil, bir parodisi” yakıştırmasında bulunduğu Türkiye’nin, Rusya’nın Avrasya hedefleri için -düşman değil- stratejik bir rakip olduğunu belirtmektedir. Yazar, bünyesinde önemli bir kısmı Türk kökenli olmak üzere 20 milyona yakın Müslüman barındıran Federasyon’un Avrasya’da konumlanışında Türkiye’nin Pan-Türkist ideallerinin doğrudan bir tehdit olduğunu savunmaktadır. Ancak bu rekabet alanı, Dugin’e göre, kaçınılmaz bir çatışmayı beraberinde getirmemektedir. Büyük Alan’da İmparatorluğun yeniden tesisi ile -şimdilik (kitabın yayımlandığı tarih itibariyle 1999) Atlantikçi cephede bulunan- Türkiye’nin de kıtasal entegrasyona katılması beklenmektedir. Ancak bu katılım, Dugin’in potansiyel müttefik olarak gördüğü Japonya ve İran kadar bütüncül olmayacaktır. Zira Türkiye’nin Pan-Türkist karakteri, her zaman Rusya’nın kendi bünyesinde bulunan Türk kökenli halklar ve Türkî Cumhuriyetler üzerindeki etkinliğini sınırlama ihtimalini taşımaktadır.
 
Kitapta yer alan Haçlı Seferi adlı beşinci bölüm, yazarın özellikle ABD kaynaklı liberalizm ve bireycilik gibi ideolojilere karşı cevaplarını içermekte; bunlar karşısında Rusya’nın alması gereken tavrı açıklamaktadır. Yazara göre, “(Amerika) sadece sıradan ve hatta çok güçlü ve gelişmiş bir devlet değil, aynı zamanda ideolojik bir modeldir; gelişme yoludur, insanlığa ideolojik, dünya görüşü ve siyasî değerlerin belli bir sistemini empoze eden, insanlığın yargıcı ve rahibidir.” Bununla birlikte Amerika, “burjuva düzeninin en yüksek gelişme aşaması olarak bir sanayi-sonrası toplum imparatorluğudur.” Dünyanın denizci kutbunu temsil eden bu imparatorluğa karşı Dugin, Rusya’nın başını çekeceği yeni imparatorluğun karacı kutba yerleşeceğini aktarmaktadır. Ona göre jeopolitik de, bu iki kutbun, karacı ve denizcilerin düellosundan ibarettir. Tarihte daha önce de bu dualizmi taşıyan rekabetler yaşanmıştır. Denizci kutbu, “ticaret düzeni”, “toplumun rasyonelleşmesi”, “güzel yollar”, “açık toplum” gibi ideallerle taşıyan Kartaca, “hiyerarşi”, “maneviyat etiği” ve “insan haysiyeti”nin hâkim olduğu Roma’ya savaş aşmıştır. İki tarafa ait ideallerin günümüzde de bir ölçüde canlı olduğunu savunan yazar, Avrasya kıtasının Atlantik Cephesi’ne karşı insanlığın geleceğini temsil ettiğini savunmaktadır. Ve Rusya bu açıdan, “tarihin ekseni, kara güçlerinin kalesi, son çağın yeni Roma’sıdır.”
 
Hazarlar Meselesi başlığıyla kitapta yer alan altıncı bölüm, kitabın bütünlüğüne aykırı biçimde Yahudi meselesine kısaca değinip Avrasyacı yaklaşımda Yahudilerin bütünüyle dışarıda bırakılmasına karşı çıkmaktadır. Avrasyacı yaklaşıma yakın olan Yahudi doğuculuğunun  “Rus vatanseverlerinin antisemitizmi ve günümüzdeki Rusya Yahudi liberallerinin ana kitlesinin Batıcı, rasyonalist, piyasacı, tahripkâr ve anti-devletçi temayülleri arasında sıkışıp kaldığını” belirten yazar, yine de “Yahudi meselesi”nde tümüyle umutsuz olmamak gerektiği kanısını paylaşmaktadır.
 
Kitabın yedinci ve son bölümünü oluşturan Çağdaş Rusya’nın Jeopolitik Öncelikleri, yazarın Avrasyacı jeopolitik analizinin bir özetini sunmaktadır. Bu bölümde, daha önce açıkladığı jeopolitik stratejilerin bir anlamda meşruiyet zemini kurulmaktadır. Büyük Alan’da kurulacak eksenler arasında Berlin, Tokyo ve Tahran’ı sayan yazar, bu eksenlerin arasında Ankara’nın bulunmamasını “kökleşmiş tarihî çelişkiler”e bağlamıştır. Önerilen eksenler ise bir imkândan ziyade “zorunluluk” olarak Rusya’nın karşısında bulunmaktadır. Dugin’e göre, “kıtasal ittifakın bu tür bir konfigürasyonu, en sağlam ve mükemmel olandır. Eğer bunu gerçekleştirmeye muvaffak olunursa, bu karanın deniz üzerinde radikal ve geri döndürülemez bir galebesi, dünyada Avrasya düzeninin tesis edilmesi demek olacaktır.” Bu bölümün sonlarına doğru Dugin, tek tek bölgeleri ele alarak Avrasyacı yaklaşımın kıtasal entegrasyon bahsini tamamlamaktadır. Bu çerçevede Ukrayna, Kafkaslar, Çeçenistan ve Afganistan’daki jeopolitik hedefler ve tehditler ele alınarak kitap sonlandırılmaktadır. Dugin, kitabın bitiminde yaklaşımını jeopolitik üzerinden şu ifadeyle temellendirmektedir: “Jeopolitiğin objektif mantığı, inançsal, ırksal, kültürel veya ideolojik aidiyetleri ne olursa olsun Avrasyacı tüm güçlerin stratejik ittifak yapmaları zaruretini bütün açıklığıyla ve sarih olarak dikte etmektedir.”
 
Rus Jeopolitiği: Avrasyacı Yaklaşım, bir bütün olarak ele alındığında, Sovyetler sonrası dönemde Vladimir Putin liderliğinde “toparlanan” ve güç sahalarıyla yeniden temasa geçen Rusya Federasyonu’nun bölgesiyle ilişkilerinin gerek bölgesel gerekse küresel düzlemde alabileceği konumlara dair kapsamlı bir analiz niteliğindedir. Günümüzde Uluslararası Avrasya Hareketi ile dünyanın birçok bölgesinden Avrasyacı ideolojiyi paylaşan kişi ve kuruluşları mobilize etme potansiyeli bulunan Alexander Dugin’in yaklaşımları Türkiye’deki politik karar alıcılar ve entelektüeller açısından da büyük önem taşımaktadır. Zira Dugin’in hem incelemesi yapılan bu eserinde hem de diğer çalışmalarında Türkiye bağlamlara göre değişmekle birlikte çoğu zaman “kilit” bir rolde tasvir edilmektedir. Tarih boyunca yoğun ilişkilere sahip olmuş bu iki ülkenin önümüzdeki dönemde birbirlerine yaklaşımları sadece bu ülke halklarını değil tüm Avrasya coğrafyasını da doğrudan etkileyecektir.