blog

TÜRKİYE VE BAE: İDEOLOJİK TEMELLİ REKABETE RAĞMEN SÜREN İLİŞKİ


2011 senesinde başlayan Arap isyanları, Ortadoğu’da birçok şeyi değiştirirken, isyanların Mısır, Yemen, Suriye ve Libya örnekleri üzerinde görüldüğü gibi başarısız olduğu ve bittiği genel kanısı gerçeği yansıtmamaktadır.

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) oluşturdukları ‘statükocu’ cephesi, Ortadoğu’da otoriter rejimleri desteklerken, Katar ve Türkiye ise ‘devrimci’ cephesi olarak Ortadoğu’da halk desteğine dayanan demokratik hareketleri desteklemektedirler. İki cephe arasındaki çekişme özellikle Katar krizinden sonra Suudi Arabistan ve Katar üzerinden okunduysa da asıl etkin mücadele, Türkiye ve BAE arasında gerçekleşmektedir. Türkiye ve BAE arasındaki mücadelenin boyutları, Somali, Avrupa ve ABD gibi birçok yerde görülmektedir. İki ülke arasındaki güç ve etki alanına yönelik  mücadeleler devam etse de iki ülke de ikili ilişkilerde olabildiğince iyi geçinmeye çalışıyor ve ekonomik çıkarlarını göz ardı etmiyor.
 
2011 senesinde başlayan Arap isyanları, Ortadoğu’da birçok şeyi değiştirirken, isyanların Mısır, Yemen, Suriye, Libya örnekleri üzerinde görüldüğü gibi başarısız olduğu ve bittiği genel kanısı, gerçeği yansıtmamaktadır. Arap isyanları ile başlayan değişim devam etmektedir. BAE’nin otoriter rejimi demokrasiden ve halk iradesinden korktuğu için statükoyu tekrar inşa etmeye yönelik politika üretmiştir. Ayrıca Washington Enstitüsü tarafından 2014 yılında gerçekleştirilen kamuoyu araştırmasında BAE vatandaşlarının üçte birinin İhvan Hareketi’ne sempati duyduğu ortaya çıkmıştır.[i] Halkın bu görüşüne rağmen, BAE’nin karşı devrimcilerin üssü haline geldiği ve karşı devrimlerin BAE’de planlandığı, iddialar arasında yer almaktadır. Arap İsyanları sonrasında Ortadoğu’da Türkiye ve BAE arasında temel yaklaşımlara dayanan bir rekabet söz konusudur. Ortadoğu’da bölgesel aktörler arasında yaşanan güç mücadelelerinin hepsinde BAE ile Türkiye arasında rekabet görülebilmektedir.

Mısır

Türkiye ve BAE arasında Arap isyanları sonrasında başlayan rekabet Mısır’da zirve yapmıştı. Mübarek’in Arap isyanları sonucunda devrilmesinin ardından Mısır’da gerçekleştirilen seçimlerde İhvan hareketinin desteklediği siyasi parti ve Muhammed Mursi, iki seçimi de kazanmıştı. Türkiye, demokratik yollarla seçilmiş ilk Mısır Başkanı Mursi ile yakın ilişkiler kurmuştu. Sisi’nin Mursi’ye karşı gerçekleştirdiği darbe sonrası, Recep Tayyip Erdoğan, Mursi’nin yanında yer almış ve darbeye karşı sert söylemlerde bulunmuştu. Rabia meydanında yapılan katliam karşısında Türk kamuoyu ve Türk hükümeti bu katliamı şiddetle kınamakla kalmamış, Rabia işaretini de içselleştirmişti.[ii] Darbeden sonra Türkiye ve Mısır arasındaki ilişkiler düzelmedi. Kudüs’ün Trump tarafından İsrail’in başkenti olarak kabul edilmesinin ardından, İstanbul’da olağanüstü toplanan İslam İşbirliği Teşkilatına Mısır sadece Dışişleri Bakanı düzeyinde katılmıştı.[iii]
BAE ise Mısır’ın ilk özgür seçimle gelen Başkanı Muhammed Mursi’yi reddederken, darbe ile Mısır’ın başına geçen Sisi’yi destekleyen en önemli ülkelerden birisi olmuştur. BAE, Mursi hükümetini resmen Mısır’ın hükümeti olarak kabul etmemişti. Mursi’nin devrilmesinin ardından Sisi’ye önemli ölçüde destek veren BAE, önemli anlaşmalara da imza attı. Mısır’da 4 milyar dolarlık yatırım yapan BAE[iv], ayrıca alışveriş merkezlerine dahi yatırım yapmaktadır.[v]
BAE ve Türkiye arasında artan gerginlik esnasında BAE’nin Türkiye Büyükelçisi 2013 yılında tatil için BAE’ye gitti. BAE Büyükelçisi 2016 yılına kadar Türkiye’ye geri dönmemiştir. Türkiye ve BAE arasındaki anlaşmazlık Mısır’da halen devam etmektedir. Türkiye Sisi rejimini reddederken, BAE ise finansal anlamda Sisi rejimini destekleyen en önemli ülkelerden biridir.[vi]

FETÖ’cü Darbe Girişimi

Türkiye ile BAE arasındaki rekabetin direk etkisinin görüldüğü en çarpıcı olaylardan birisi FETÖ’cü darbe girişimidir. Halkın ve polis güçlerinin direnişi sayesinde engellenen darbe girişiminin BAE ile ilintili olduğu bilgileri basına yansıdı. Körfez’de-ki petrol şeyhlerinin Türkiye’ye karşı FETÖ’ye 3 milyar $ yardım yaptığı iddia edildi.[vii] Ayrıca BAE’nin ABD Büyükelçisi Yusuf El-Utaiba’nın ortaya çıkan mailleri, BAE’nin darbe girişimindeki parmağına işaret etmektedir.[viii]
Breitbart Jarusalem‘e konuşan Arap istihbarat kaynağının da BAE’nin ve BAE tarafından desteklenen Mısır’ın darbe girişiminin arkasında olduğunu ve bunun temel sebebinin Türkiye’nin İhvan hareketine desteği olduğunu söyledi. Ayrıca BAE’nin Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı Şeyh Abdullah Bin Zeyd en-Nahyan darbe hakkında “Eğer ki radikal bir terörist çıkıp da darbeye karşı duranlara desteğini ilan ediyorsa bu demektir ki darbe doğru yerdedir ve devlet adamlarının tamamı teröristtir!” diye tweet atmış, fakat sonrasında tweetini silmişti.[ix]
Sky News Arapça ve el-Arabiya televizyon kanalları da aralarında bulunduğu Dubai merkezli medya kuruluşları, 15 Temmuz FETÖ’cü darbe girişiminin başarılı olduğu yönündeki yayınlarını sürdürdü. BAE darbe girişimini kınadığını ve Recep Tayyip Erdoğan’ı Türkiye’nin meşru cumhurbaşkanı olarak desteklediklerini açıklaması, darbe girişiminin başlamasından 16 saat sonra yayınladı. Ayrıca BAE’nin Filistinli Muhammed Dahlan üzerinden ABD’de FETÖ yapılanmaları ile görüşme düzenlediği ve FETÖ’ye yüklü miktarda para aktardığı diğer iddialar arasında.[x]
Nitekim Recep Tayyip Erdoğan, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra “Darbe girişimi olduğu zaman Körfez’de kimlerin buna sevindiğini çok iyi biliyoruz” deyip, şöyle devam etti: “Birilerinin istihbarat örgütleri varsa bizim de var. Kimlerin o geceyi nasıl geçirdiğini çok iyi biliyoruz. Türkiye’de ne oldu, ne oluyor, bitti mi, gidiyor mu, darbe neticeye ulaştı mı, ulaşıyor mu? Bunu takip edenleri çok iyi biliyoruz. Nasıl paralar harcandığını çok iyi biliyoruz.”[xi]

Katar Krizi

Türkiye ve BAE arasındaki rekabetin belirgin hale geldiği ve iki tarafın karşı karşıya geldiği diğer bir güç mücadelesi ise Katar krizinde yaşanmıştır. Katar’ın özellikle Mısır’daki darbeci yönetimine yönelik eleştirilerin sürdürmesi ve Al Jazeera’nin Mısır’daki Sisi hükümeti aleyhine yayın yapması, BAE ve Suudi Arabistan’ın Katar’a karşı pozisyon almasına neden oldu. 2014’teki benzer kriz, Kuveyt arabuluculuğu ve Obama’nın girişimleriyle sekiz ayda çözülebilmişti. BAE ve Suudi Arabistan öncülüğünde Katar’a 2017 yılında uygulanan ambargo halen devam etmektedir. Katar’a yönelik suçlamalar resmi olarak ‘terör destekçiliği’ olsa da krizin sebebinin başka konular olduğu hızlıca ortaya çıkmıştı.
Kuveyt arabuluculuğu ile Katar’a yöneltilen 13 maddelik talep listesi, BAE ve Suudi Arabistan’ın Katar ile sorunların asıl sebebini göstermektedir:
1.    İran’la diplomatik ilişkileri kes ve İran’daki ofislerini kapat. İran Devrim Muhafızları üyelerini Katar’dan gönder. İran’la askeri işbirliğini sonlandır. İran’la ticarette ABD yaptırımlarına uy.
2.    Müslüman Kardeşler, DEAŞ, El Kaide ve Lübnan Hizbullah’ı gibi ‘terörist organizasyonlarla’ ilişkini bitir. Resmi olarak bu yapıları terörist ilan et.
3.    Al Jazeera’yi ve bağlantılı istasyonlarını kapat.
4.    Arabi21, Rassd, Al Arabiya Al-Jadeed ve Middle East Eye da dâhil olmak üzere direk veya dolaylı yoldan Katar fonlu olan medya kuruluşlarını kapat.
5.    Türkiye’nin Katar’daki askeri varlığını derhal iptal et. Katar toprağında Türkiye ile askeri işbirliğini bitir.
6.    Suudi Arabistan, BAE, Mısır, Bahreyn, ABD, Kanada ve diğer ülkeler tarafından terörist olarak görülen kişiler, gruplar ve organizasyonlara her türlü yardımı kes.
7.    Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Bahreyn tarafından aranan teröristleri teslim et. Mal varlıklarını dondur. Hareketleri ve finansal durumları ile ilgili istenen bilgileri paylaş.
8.    Başka ülkelerin içişlerine karışmayı kes. Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Bahreyn vatandaşlarına Katar vatandaşlığı verme. Katar vatandaşlığı bulunanların kendi ülkele-rinin yasalarını ihlal etmeleri durumunda pasaportlarını iptal et.
9.    Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Bahreyn’deki muhalif gruplarla tüm ilişkileri kes. Katar’ın bu gruplarla önceki ilişkileri ve bu gruplara sunduğu desteğin tüm belgelerini teslim et.
10.    Katar’ın politikaları nedeniyle son yıllarda yaşanan can ve mal kayıpları için tazminat öde. Tazminat miktarı daha sonra Katar’la birlikte belirlenecek.
11.    Askeri, politik, sosyal ve ekonomik olarak diğer Körfez ve Arap ülkeleriyle 2014’te Suudi Arabistan’da belirlenen çizgiye gel.
12.    Tüm talepler Katar’a ulaştıktan sonra 10 gün içerisinde kabul edilmezse, talep listesi geçersiz olacaktır. Bu döküman, Katar’ın talepleri kabul etmemesi durumunda ülkelerin ne yapacağını açıklamaz.
 
13. Taleplerin kabulünden sonra ilk yıl için aylık denetimlere razı ol. İkinci yılda her çeyrekte, takip eden 10 yılda ise yıllık denetimleri kabul et.
Türkiye ile BAE arasında süregelen rekabet açısından 5. Madde önem arz etmektedir. Katar’da Türkiye’nin yeni kurulan askeri üssünün haricinde ABD’nin bölgedeki en büyük askeri üssü ve İngiltere’nin askeri üssü bulunmaktadır. İngiltere ve ABD’nin as-keri üssünün kapatılmasını talep etmeyen BAE ve Suudi Arabistan, Türkiye’nin askeri üssünün kapatılmasını ablukanın kalkması için şart koşuyor.
Katar kendisine dikta edilen talepleri reddederken, Türkiye ise BAE ve Suudi Arabistan’a rağmen Katar’ı destekledi. Türkiye ve Katar arasında askeri üsse yönelik varılan anlaşmanın TBMM’de öne alınarak[xii] karara bağlanması üzerine, Türkiye, Katar’daki askeri üssündeki konuşlu personel sayısını artırdı. Meclis’ten geçen kanun göre, Türki-ye, Katar’da koordinatör heyet, müşterek bir karargâh, kara, deniz ve destek unsurları bulundurabilecek ve Katar’ın savunma imkânlarını ve kabiliyetini genişletmek üzere müşterek tatbikat düzenleyebilecek ve eğitim verecek.[xiii]
Türkiye’nin Katar’a BAE ve Suudi Arabistan’a rağmen destek olması sonucunda Katar ile ekonomik ve stratejik işbirliğini genişleterek önemli kazanımlar elde etti. Katar’daki stratejik askeri üs bunların en önemlisidir. Türkiye ve Katar arasında yeni enerji anlaşmaları imzalanırken[xiv], Katar ve Türkiye arasında İran üzerinden ticari hat oluşturuldu.[xv] Türkiye, Katar’a uygulanan ambargoyu hafifletecek ve Katar’ı daha bağımsız hale getirecek 2,5 milyar dolarlık sanayi bölge projesini kazandı[xvi] ve iki ülke arasında savunma sanayiindeki ilişkiler geliştirildi. Havelsan, Katar’a 1000 pilotu eğitecek helikopter uçuş simülatörü ihraç ederken, Ares şirketi Katar’a 150 Hercules OPV botları ihraç etmeye başladı. Türkiye-Katar arasındaki savunma sanayiindeki işbirliği özellikle BMC şirketi üzerinde görülmektedir. BMC, Katar ve Türk ortaklığıdır.[xvii]

Somali

BAE ve Türkiye arasındaki rekabetin farklı boyutları Somali’de görülmektedir. Somali’de Somalili 10 Bin askeri eğitmek üzere kurulan Türk askeri üssü, Türk yardım kuruluşların faaliyetleri, Türkiye’nin Mogadişu’da açtığı hastane ve eğitim imkânları, Türkiye’nin bölgedeki etki alanını genişletmektedir. Ayrıca Türk şirketi Albayrak, Mogadişu Limanı’nı yönetmektedir.[xviii] Türkiye’nin Somali Devleti ile ilişkileri olumlu yönde devam etmektedir. Değişen Somali hükümetleri Türkiye ile ilişkileri sürdürüp geliştirmeye çalışmıştır.
TİKA gibi birçok kuruluşlarla Somali’de insani boyutta önemli projelere imza atan Türkiye, Somali’deki etki alanını genişletmektedir. Türkiye asıl desteğini Somali hükümeti kontrolü altında bulunan bölgelere yapsa da ayrılıkçı Somaliland’a da özellikle insani yardımlar yapmaktadır. Örneğin TİKA Somaliland’da iki yetimhane inşa etti.[xix] Ayrılıkçı Somaliland ve Somali hükümeti ile ilişkilere sahip olan Türkiye, iki taraf arasında arabulucu rolünü de üstlenmektedir. 2013 yılında Somali ve Somaliland arasında Ankara’da barış görüşmeleri konferansı düzenlenmiş ve iki taraf arasında diyaloğun devam ettirilmesine karar verilmiştir.[xx]
Türkiye gibi BAE de benzer metotlarla Somali’deki etki alanını genişletmeye çalış-maktadır. Fakat dikkat çeken husus ise BAE’nin Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen Mogadişu hükümetini zayıflatma girişimleridir. Özellikle ayrılıkçı Somaliland’ı destekleyen BAE, Somaliland’ın hâkimiyeti altında bulunan bölgede askeri üs kurmaktadır. Kurulacak olan askeri üs BAE’ye Aden Körfezi üzerine stratejik bir etki alanı oluştururken, diğer yandan da ayrılıkçı Somalialand hükümetini Somali’deki meşru hükümete karşı güçlendirmektedir. BAE’nin üssü Berbera’da inşa edilirken, Hargeisa’da BAE kurduğu limanı işletmektedir.[xxi] BAE’nin Yemen’in güneyinde işlettiği Aden limanı, Yemen ve Cibuti’deki askeri üsleri de göz önünde bulundurulduğunda BAE’nin Aden körfezini hâkimiyet alanı altına almaya çalıştığı görülmektedir.[xxii] Suudi Arabistan ve BAE tarafından Somali hükümetine Katar ile diplomatik ilişkileri kesme karşılığında 80 milyon $ teklif edilmiş ama bu teklif Somali hükümetince ret edilmiştir.[xxiii]

Suudi Arabistan

BAE’in Ortadoğu’daki emelleri doğrultusunda çok yakın beraber çalıştığı ülke Suudi Arabistan olmuştur. Türkiye ve BAE arasındaki rekabet Suudi Arabistan’da da yaşan-maktadır. Suudi Arabistan kralının ölmesinin ardından Kral Selman’ın tahta geçmesiyle Türkiye Suudi Arabistan ile ilişkileri geliştirme ümidi taşıyordu. Suudi Arabistan ile üst düzey temaslar sonucu birçok alanda işbirliğine karar verilmesi sonrasında askeri alanda da işbirliğine gidildi. Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan ‘İslam Ordusu’ ve gerçekleştirilen ortak askeri tatbikat, ikili ilişkilerde yeni bir zirvenin yaşanması anlamına geliyordu.[xxiv]  Her ne kadar Türkiye ile ilişkiler gelişse de Muhammed Bin Selman faktörü sonraki süreçte ağır basacaktı.
Türkiye’nin eski veliaht Prens Muhammed Bin Nayef ile ilişkileri iyiydi. Nitekim Nayef, Eylül 2016’da Türkiye’ye gelip üst düzey temaslarda bulunmuş ve iki ülke arasındaki işbirliğin önemini vurgulamıştı.[xxv] Muhammed Bin Selman, Muhammed Bin Nayef’i yerinden etmesinden sonra kendisi veliaht Prens olarak atandı.
Kral Selman’ın oğlu Muhammed Bin Selman’ın veliaht Prens Muhammed Bin Nayef’i konumundan edip, kendisini veliaht Prens olarak atanmasını sağlayan sürecinde BAE etkisi büyüktü. İki genç Prens, BAE’li veliaht Prens Muhammed Bin Zeyid ile Suudi Arabistanlı Muhammed Bin Selman arasında kurulan müttefiklik, bölgedeki gelişmeleri derinden etkiledi.
Muhammed Bin Selman’ın, Suudi Arabistan’ı modernleştirme ve ekonomisinin petrole olan bağımlılığını azaltmaya yönelik ilan ettiği 2030 vizyonu, uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmişti. Yemen operasyonunun da arkasındaki isim olan Muhammed Bin Selmanın, veliaht Prens olabilmek için önündeki Muhammed Bin Nayef engelini aşması gerekiyordu. ABD ve Suudi Arabistan güvenlik birimleri tarafından desteklenen Nayef’i yerinden edebilmek için Zeyid ile Selman arasında kurulan ittifak başarılı ol-muştu. Zeyid, Wikileaks tarafından yayınlanan belgelerde Nayef’in babasına maymun diyor ve Darwinizm teorisinin ispatı olarak nitelendiriyordu.[xxvi] Wikileaks tarafından yayınlanan belgelerdeki bilgiler magazinsel olarak görülse de aslında Suudi Arabistan ve BAE gibi aşiret ve aile bağların hükümet ile iç içe geçtiği ülkelerde anlamlıdır.
Basına yansıyan bilgilere göre Zeyid’in Selman’a önerdiği planında ABD’yi Selman’ın tarafına çekebilmek için iki ana unsurun gerçekleşmesi gerekiyordu. Ülkedeki Vahhabilik ile mücadele ve İsrail ile ilişkilerin düzeltilmesi. Suudi Arabistan’daki bağımsız âlimlerin yanı sıra resmi dini mercilerin etkisini azaltmak oldukça zor olmakla beraber, yeni politikalara karşı çıkacak önde gelen şahsiyetlerin de etkisini kırmak zor olacaktı.[xxvii]
Haziran 2017’de veliaht Prens olan Muhammed Bin Selman, BAE ile kurduğu itti-fakla bölgedeki gelişmelere yön vermeye başladı. ABD ile ilişkileri düzeltip geliştiren Selman, Zeyid’in de desteğiyle İsrail ile ilişkiler kurmaya başladı. Bazı iddialara göre Selman, Filistin meselesi için İsrail’in isteği doğrultusunda çözüm önerisini Filistin Başkanı Mahmud Abbas’a dayatmaya çalıştı.[xxviii] Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etmesi ardından Türkiye’den sert tepkiler gelirken, Suudi Arabistan’dan cılız tepkilerin gelmesi dikkatlerden kaçmadı.[xxix]

Suriye

Türkiye’nin güney komşusu Suriye’de de BAE ile Türkiye arasında rekabetin göstergeleri bulunmaktadır. Suriye konusu bir hayli karışık ve zaman içerisinde değişimler gösterirken, Türkiye ve BAE arasındaki rekabetin en iyi göstergesi Ahmed Carba’dır. Diğer yandan başka bir gösterge ise Kuzey ve Güney Suriye’deki silahlı muhalifler arasındaki farklılıklardır.
Türkiye, Rusya ve İran garantörlüğünde Suriye’deki çatışmaları azaltmak üzere Astana görüşmeleri düzenlendi. Astana görüşmelerinde Suriyeli muhalefetin siyasi ve askeri kanadı ile Rejim arasında görüşmeler gerçekleştirildi. PKK’nın Suriyeli kolu YPG bu denklemin dışında tutuldu. Türkiye, Suriyeli muhalifler üzerindeki etkisini kullanarak Astana görüşmelerinde konumlanırken, Rusya ve İran ise Rejim’in ana destekçileri olarak, Rejim üzerinde etki alanına sahiptir. Her ne kadar Astana’da görüşmeler devam etse de Türkiye, Rusya ve İran arasında birçok konuda anlaşmazlıklar devam etmektedir. Bunlardan birisi de YPG konusudur.[xxx]
Türkiye, NATO müttefiki ABD’nin YPG’ye olan açık desteğinden rahatsız olmakta ve YPG’yi ulusal bir tehdit olarak algılamaktadır. Türkiye’nin tutumu YPG’nin PKK ile organik bağlarından kaynaklanmaktadır. ABD ise Suriye Demokratik Güçleri (SDG) üzerinden kurduğu paravan örgütlerle uzun dönem YPG’ye verdiği desteği Arap güçlere veriliyor diye kılıf uydurdu. ABD’nin resmi hedefi SDG bünyesi üzerinde Arap ortakları güçlendirmekti. ABD, propaganda olarak Arap birlikleri ön plana çıkarmaya çalışsa da sahadaki gerçeklik durumun tam tersiydi.[xxxi]
Suriyeli muhaliflerin siyasi kanadının büyük kısmı Suriyeli Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) bünyesi içinde yapılanmıştır. Eski SMDK başkanı Ahmed Carba ile yakın ilişkiler kuran BAE, Ahmed Carba üzerinde SDG bünyesi altında YPG’ye yeni bir Arap müttefik gücü oluşturdu. BAE’nin fonlamasıyla Ceys el Nukhba’yı kuran Ahmed Carba, SDG’ye resmi olarak katıldı ve SDG içerisindeki en büyük Arap bileşenlerinden birisi oldu.[xxxii]  Rakka operasyonu esnasında YPG ile beraber hareket eden Ahmed Carba’ya bağlı milis güçleri, operasyonun devam eden zamanlarında YPG ile ters düştü ve operasyondan men edildi.[xxxiii]
Türkiye, Suriye’nin komşusu olması hasebiyle savaşta stratejik bir konuma sahiptir. Kuzey Suriye’deki Suriyeli muhaliflere giden dış desteğin Türkiye’den geçmesi gerekmesi, Suriyeli muhaliflerin Türkiye’ye karşı sempatileri ve yurt dışı siyasi muhalefetin SMDK gibi Türkiye’de yapılanması, Türkiye’yi önemli bir aktör haline getirdi. Her ne kadar Türkiye, Kuzey’deki Suriyeli muhalifleri üzerinde etkili ise de güney Suriye’de-ki muhalifler başka aktörlerin etkisi altındadır. BAE, Ürdün, ABD, Suudi Arabistan’ın yanı sıra güneydeki silahlı muhalefetine maddi destek sağlayan ülkelerdir.[xxxiv]

ABD ile İlişkiler

ABD ile ilişkiler noktasında Türkiye ve BAE’in farklı yaklaşımları mevcuttur. Trump’ın ABD seçimlerini kazanması üzerine, Obama döneminden rahatsız olan BAE ve Türkiye, yeni hükümete karşı önemli beklentiler içerisine girmişti. Türkiye özellikle FETÖ ve PKK/YPG konusunda ABD’nin politikasının değişmesini ümit ederken, BAE ise ABD’den Ortadoğu’daki demokratik hareketlere karşı ortak hareket etmeyi beklemekteydi. Türkiye, Trump’ın yakın çevresinde olan Mike Flynn ile Trump hükümetini legal lobicilik faaliyetleri ile etkilemeyi denedi.[xxxv] BAE ise Steve Bannon’a yönelik maddi destek sağlayarak, Trump’ın politikalarını etkilemeye çalıştı.[xxxvi] Her ne kadar hem Flynn hem Bannon Trump’ın etrafından uzaklaştırılmış olsa da Türkiye istediğine ulaşamazken; BAE, ABD’den istediğini alabilmiştir. ABD’deki lobicilik faaliyetlerinde BAE’nin ABD büyükelçisi Yusuf el Utaiba önemli bir rol oynamaktadır. Trump’ın damadı ve Müsteşarı Jared Kushner ile yakın ilişkiye sahip olan Utaiba, Libya ve Yemen’deki BAE politikasındaki ABD’li yetkililerin itirazlarını hafifletmek adına üstün çaba göstermektedir.[xxxvii]
Utaiba, ABD’de BAE adına önemli lobicilik faaliyetleri yürütmektedir. Uteybe’nin basına sızan maillerinde ortaya çıktığı gibi eski Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates, Robert Gates, eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice gibi birçok isimle yakın iliş-kiler kurmuştur. Ayrıca eski Milli Güvenlik Müsteşarı Stephen Hadley’nin yönettiği müşavirlik firması RiceHadleyGates’le de temaslar yürütmüştür.[xxxviii]
ABD’nin Ortadoğu’daki en büyük askeri üslerinden birine ev sahipliği yapan BAE, ayrıca savunma sanayiinde yaptığı alımlarla ABD’yi daha fazla kendi safına çekmeye çalışıyor. THAAD füze savunma sistemini satın alan ilk ABD müttefiki, satın aldıkları F-16 taarruz uçaklarının yanında ayrıca F-35 taarruz uçağına da göz dikmiş durumda.[xxxix] Türkiye ise ABD için stratejik öneme sahip İncirlik hava üssünün yanı sıra birçok Amerikan askeri üssüne ev sahipliği yapmakta. Fakat Türkiye özellikle Suriye politikasında İncirlik askeri üssünü uzun süre hava saldırıları için kapalı tuttu ve darbe sonrası yaşanan gerilimde üssün elektriğini kesti. Böylelikle üs, ABD ile Türkiye’yi yakınlaştırmak yerine, iki ülke arasında gerilime sebep olmuştu. Her ne kadar ABD için İncirlik üssü alternatifsiz olsa da Türkiye’nin kendi milli çıkarlarını gözetmesi, ABD’de Türkiye’ye olan bakışları olumsuz etkilemiştir. BAE ise ABD’nin en önemli müttefiki olabilmek için can atmaktadır.[xl]

Almanya’daki Müslümanlar Üzerindeki Etki Alanı

BAE ve Türkiye arasında yaşanan rekabetin farklı bir boyutu, küçük ölçekte Almanya’da görülmektedir. Bilhassa Almanya’daki yoğun Türk nüfusu sayesinde Türkiye’nin Almanya’daki Müslümanlar üzerinde etkisi büyüktür. Türkler, Almanya’daki en büyük etnik azınlığı oluşturmakla birlikte aynı zamanda Almanya’daki en büyük İslami yapılanma olan DİTİB (Diyanet)’i oluşturuyorlar. DİTİB’in yanı sıra Türkler tarafından kurulan diğer iki büyük İslami yapılanma VİKZ ve Milli Görüş Teşkilatı’dır. Bu üç resmi İslami yapılanmaya ilaveten Türkler birçok kültür derneği adı altında farklı farklı cemaat yapılanmaları kurdular. Diğer yapılanmalarının, Almanya’daki Müslümanlar üzerinde etkisi büyüktür. Türklerin İslami yapılanmalarının yanı sıra Alman devleti tarafından daha büyük sorun olarak görülen Selefiler haricinde bir tek ‘liberal Müslümanlar’ etki alanına sahiptir. ‘Liberal Müslümanların’ kurduğu kuruluşların genellikle üye sayısı çok az olmasına rağmen, Alman medyasının ve siyasetinin desteği sonu-cunda önemli etkiye sahiptir. Fakat Müslümanları temsil edemedikleri genel kabuldür.
Tüm Türk İslami kurumlar arasında Türk Devletine organik bağları en güçlü olan dernek DİTİB’tir. DİTİB’in imamları Türkiye’den gönderilip, maaşları da Türkiye tarafından ödenmektedir. Ayrıca Almanya çapında en çok camisi ve üyesi olan İslami kurum DİTİB olması hasebiyle, Alman Devleti ile Müslümanlar arasında birçok görüşmede vazgeçilmez bir aktördür. Her ne kadar DİTİB’in Almanya’daki etki alanı geniş olsa da Alman hükümeti ve siyaseti gözünde tartışmalı bir aktördür. Türkiye’nin ve kişiselleştirilen söylem sonucu Erdoğan’ın uzun kolu olarak görülen DİTİB, birçok yönden baskı altındadır. Türkiye ile Almanya arasında ne zaman ilişkiler gerilse, DİTİB bundan nasibini almaktadır.[xli]
Türkiye’deki referandum sürecinde Türkiye ve Almanya arasında gerilim tavan yapığı dönemde DİTİB imamlarının Türk devleti adına ajanlık yaptıkları, FETÖ’cü kişileri Türk makamlara bildirdikleri iddia edilmiş ve medya ortak bir ağızdan DİTİB’i eleştirmişti. Her ne kadar suçlamalar haksız çıksa da DİTİB ile ortak yapılan birçok devlet projesinden DİTİB çıkarılmış ve yerine başka aktörler getirilmeye çalışılmıştır.[xlii] Halk desteği (sadece Müslümanlar açısından) bulamayan sözde liberal Müslüman kuruluşlarla hareket edilmesi gerekliliği Alman kamuoyunda genel bir algı haline gelmiştir. Bu dönemde BAE devreye girip, Almanya’daki Müslümanlar üzerinde Alman Devletinin istediği yönde etki alanı kurmaya çalışmıştır.
Örneğin, Seyran Ateş tarafından Almanya’nın ilk ‘liberal camisi’ açıldı. Kilise-nin içerisinde ayrılan bölümde faaliyete başlayan sözde cami, basın ve Alman siyaseti tarafından çok büyük ilgi gördü. Camide kadın ve erkekler beraber aynı safta kadın imamın arkasında namaz kılıyor, müezzinliği bir kadın yapıyordu. Aslında hukukçu olan Seyran Ateş, hiçbir İslami eğitimi olmamasına rağmen, medyanın gözü önünde Cuma hutbesi okudu. Sözde camide başörtüsüz namaz kılınabileceği ve eşcinsel ilişkinin günah olmadığı konusunda vaaz veriliyor. Alman kamuoyunda uzun zamandır konuşula gelen ‘Avrupa İslam’ı’ tezinin vücut bulmuş hali olarak Alman kamuoyunu heyecanlandırdı.[xliii] Müslümanlar tarafından bu girişim ne kadar eleştirildiyse, Alman kamuoyu ve Batı medyası tarafından da bir o kadar beğenildi. Ramazan ayında açılan Seyran Ateş’in sözde camisi büyük medya ilgisine rağmen şimdilerde cemaatsiz kalmış durumda. ‘Liberal cami’ konusunda en çok dikkat çeken husus ise belki de Suudi Arabistan ve BAE hakkında ortaya çıkan son bilgilerdir. Haberlere göre, Seyran Ateş ve ortağı Efgani Dönmez’in Suudi Arabistan ve BAE tarafından fonlandığı ortaya çıktı.[xliv] Kendi ülkelerinde araba kullanmaya kadar birçok hususta kadınları kısıtlayan ve haklarını vermeyen iki Körfez ülkesi, Almanya’da en radikal ve uç görüşleri destekleyerek, kendilerini adeta Alman devletine Türkiye için bir alternatif olarak sunmaktadırlar.

BAE’deki Siyasi Danışmanlar Sorunsalı

Türkiye ve BAE arasında devam eden rekabet için BAE’deki siyasi danışmanlar etki-si oldukça büyüktür. BAE’nin nüfusu 2015 senesinde 9,6 milyon iken bu sayının yalnızca 1 milyonu ülke vatandaşıdır. BAE’nin yaşadığı bu nüfus sorunsalı dış siyasetini aktif bir şekilde etkilemektedir. Dış politika yapımında özellikle yabancı siyasi danışmanlar istihdam edilmektedir. Batı devletlerinden ve Ortadoğu’dan uzmanlar ithal edilerek, onların bilgi ve birikiminden faydalanılmaktadır. Bu durum aynı zamanda BAE’nin dış politikadaki izlediği siyaseti de oldukça etkilemektedir. BAE’deki Diplomasi Akademi-si bu durumun göstergelerinden birisidir. Örneğin BM’nin eski Libya Özel Temsilcisi Bernadino Leon, BAE’nin Diplomasi Akademisi’ndeki önemli kişilerdendir. Ayrıca İngiltere eski Başbakanı Tony Blair akademinin yabancı danışmanlarından birisidir. Batı’dan ithal edilen siyasi danışmanların BAE’nin dış politikası üzerindeki etkisi, özellikle İhvan ve Hamas’a karşı yürütülen kampanyanın bölgenin tarihi ve şartları ile uyuşmadığı konusunda görülebilir.[xlv] Bu politikayı etkileyenler ise özellikle Muhammed Dahlan gibi Arap danışmanlardır.
Arap isyanları sonrasında oluşan konjonktürde BAE’nin dış politikası, yeni Arap siyasi danışmanların etkisine girdi. Ortadoğu’daki otoriter rejimlerde görev yapmış şahsiyetler ve aileleri için BAE önemli bir sığınak ve merkez haline gelmiştir. Otoriter rejimlerde önemli görevler üstlenmiş şahsiyetler ve ailelerinin BAE’nin dış politika üzerindeki etkileri Filistin ve Yemen’de net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Filistin’de Dahlan’ın siyasi danışmanlığı sonucunda yeni girişimlerde bulunan BAE’nin bölgede izlediği siyaset tamamen Dahlan üzerine kurgulanmıştır. Dahlan üzerinden hem Gazze hem de Batı Şeria’daki etki alanını genişletmeye çalışan BAE, bu politikasında yine ya-bancı siyasi danışmanların yönlendirmesiyle hareket etmektedir.[xlvi] Yemen’deki savaşta ise Abdullah Salih’in Husiler ile ittifakının bozulmasının arkasındaki sebebin, BAE’de yaşayan Salih’in öz oğlu üzerinden yürüyen görüşmeler sonucunda gerçekleştiği ifade edilmektedir. Yemen’in eski otoriter Başkanı Salih’in Husiler ile beraber Suudi Arabistan ve BAE’ye karşı savaşmasına rağmen, öz oğlunun BAE’de bulunması önemlidir.[xlvii] Bu durum, BAE’nin Ortadoğu’daki otoriter rejimlerde görev yapmış şahsiyetler ve aileleri için ne kadar güvenli bir liman olduğunu göstermektedir.
BAE yabancı danışmanlar üzerinden dış politikasını oluştururken, Türkiye ise Ortadoğu’daki halkların ve tarihin üzerinde yabancıların etkisini azaltmaya yönelik politika üretmektedir. Bundan kaynaklı olarak Türkiye ve BAE’nin Ortadoğu politikası temel yaklaşım olarak birbirine terstir. Ayrıca Suriye devrimi aktörlerine sunduğu imkânlarla, Hamas ve İhvan kadroların Türkiye’ye sığınması sonucunda Türkiye BAE’nin Ortadoğu’da mücadele ettiği siyasi akımları desteklemektedir. Türkiye ve BAE arasındaki rekabetin boyutları birçok alanda görülse de temelinde taban tabana zıt iki ayrı politik ve ideolojik yaklaşım bulunmaktadır. BAE’leri batılı anlamda seküler bir yaklaşımı desteklemektedir. Ortadoğu’da siyasi İslam’a karşı şiddetli bir düşmanlığı olan BAE, Batıdaki yaklaşımın benzeri olarak siyasal İslamcılara karşı otoriter rejimlerin yanında yer almaktadır. Ortadoğu’daki halkın idaresinin mutlak an-lamda kendi rejimini tehlikeye atacağını bilen BAE, aynı zamanda ideolojik olarak ihvan hareketini engellemeye çalışmaktadır. Arap isyanlarının sonrasında görüldüğü üzere, ihvan hareketinin Ortadoğu’daki halklarda karşılığı bulunmakta. Bu yüzden halkın idaresi ve demokrasi BAE için en tehlike mefhumdur.
Diğer yandan Türkiye ve Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsiyeti, BAE’nin en korktuğu şeyi gerçekleştirmektedir. Halkın iradesinin güçlü olmasını sağlayan Erdoğan, aynı zamanda Ortadoğu için bir rol modeli halinde. Nitekim Aralık 2017’de Amerikan savun-ma danışmanı McMaster Türkiye ve Katar’ı radikal İslamcı grupların ana destekçileri olmakla suçlarken, “Türkiye’nin Batı ile sorunların temelinde AK partinin güçlen-mesi yatmaktadır” demiştir. Ayrıca yeni bir Mursi modelinin engellenmesi gerektiğini savunan McMaster, Türkiye’deki AK Parti modelinin Müslüman Kardeşler hareketine ait olduğunu belirtmiştir.[xlviii] McMaster’ın bu açıklaması Türk Dışişleri tarafından kınandı.[xlix]
Türkiye’ye yönelik bu ithamları gerçeği yansıtmasa da Türkiye’deki AK Parti modeli ve Türkiye’nin dış politikası BAE ve Batı gözünde radikal İslamcıları desteklemektedir. Bu sebepten dolayı Türkiye’nin başarısı, BAE’nin düşmanların başarısı olarak algılan-maktadır. Türkiye, Ortadoğu’da halkları desteklemeye çalışırken, BAE ise halkları yönetimden mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışmaktadır. Bu kapsamda Türkiye ve Katar ‘devrimci’ cephe olarak görülürken, BAE ve Suudi Arabistan ‘statükocu’ cephe olarak görülmektedir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı tarafından kurulan ve bu zamana kadar evrilse de temel olarak Ortadoğu’daki halk kitleleri yönetimden uzak tutan sistemi, BAE ve Suudi Arabistan korumaya çalışırken, Türkiye ve Katar yıkmaya çalış-maktadır. İki tarafın arasında geçen tartışmanın temelinde ayrıca bir soru daha yatıyor: Modern dünyada acaba siyasal İslam’ın bir rolü olabilir mi? Türkiye ve BAE arasında her ne kadar rekabet devam etse de savunma sanayiinde iki taraf kendi çıkarlarını maksimize etmeye yönelik adımlar atmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Milli Savunma Bakanlığı ile Birleşik Arap Emirlikleri Silahlı Kuvvetleri Genel Karargahı arasında Savunma Sanayi İşbirliği Mutabakat Muhtırası”nın onaylanmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararı, Resmi Gazete’de yayımlandı.[l] BAE, Suudi Arabistan ile beraber, Arap yarımadasında ve Ortadoğu’da Türkiye’nin en önemli silah alıcılarındandır. Örneğin, Şubat 2017 Ebu Dabi’deki fuarda BAE, Türk Otokar şirketinden 661 milyon dolarlık Arma 8x8 zırhlı araç alımı gerçekleştirmiştir.[li] BAE için Türkiye’den silah alma noktasındaki en önemli etkenlerden birisi fiyat ve kalite oranıdır. Türk savunma sanayisinin üretimleri NATO standartlarına uygun iken, diğer NATO ülkelerinin üret-tiklerinden daha ucuz olması, BAE için Türk savunma sanayisini cazip hale getiriyor.
Türkiye ise BAE’ye yaptığı satışlar sonucunda hem kendi ekonomisini hem de savunma sanayisini büyütüyor. Her ne kadar BAE’nin Türkiye’den yaptığı alım, BAE’nin ABD’den yaptığı alım ile kıyaslandığında küçük kalsa da bunu Türkiye’nin savunma sanayiindeki gücü ve etkisi ölçüsünde değerlendirmek gereklidir.

Ekonomik İlişkiler

 
                             Türkiye’nin Birleşik Arap Emirlikleri ile Dış Ticareti
                            2011      2012      2013      2014      2015      2016
İhracat                 3.707    8.177    4.966    4.656    4.681    5.406
İthalat                  1.649    3.597    5.384    3.253    2.000    3.701
Hacim                  5.356    11.772 10.351 7.909    6.690   9.107
Denge                  2.058    4.580    -418      1.403    2.693    1.705
Kaynak: TUİK
Türkiye ve BAE arasında iki ikili işbirliği mekanizması bulunuyor. Karma Ekonomik Komisyon (KEK) ve Türkiye-BAE İş Konseyi. Türkiye Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ve BAE Ekonomi Bakanı Sultan Bin Said Al Mansoori’nin eşbaşkanları olduğu KEK’in 9. Dönem Toplantısı 6-7 Şubat 2017 tarihlerinde Ankara’da yapılmıştır. Türkiye-BAE İş Konseyi ise en son 8-9 Mayıs 2017 tarihleri arasında Dubai’de toplanmıştır.[lii]
Türkiye ile BAE arasındaki ekonomik ilişkilerde en çok dikkat çeken hususlardan birisi, son bir yılda yüzde 36’lık bir artış olmasıdır. KEK toplantısında konuşan Türkiye Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, küresel ticaretin yüzde 1,7 artış gösterdiği bir dönemde yüzde 36’lık bir büyümenin çok büyük olduğunu işaret ederek, Türkiye-Körfez İşbirliği Konseyi Stratejik Diyalog 5. Ortak Bakanlar Toplantısı’nda alınan Serbest Ticaret Anlaşması’nın müzakerelerinin en kısa zamanda tekrar başlatılması yönündeki kararından dolayı mutlu olduklarını söyledi. 2012 senesindeki ekonomik ilişki seviye-sini tekrar yakalamaya çalıştıklarını ifade eden Mehmet Şimşek, “Bu Serbest Ticaret Anlaşması bölgenin kalkınmasına yardımcı olacak. Böylece Körfez ülkeleri ve Türkiye onlara da katkıda bulunmuş olacak” dedi.[liii]
Her ne kadar Türkiye ve BAE arasındaki ekonomik ilişki son dönemdeki rekabetten olumsuz anlamda etkilenmiş olsa da iki ülke bu gerilemeyi toparlanmaya azimli bir yaklaşım içerisinde. Bu yöndeki gelişmeler devam ettiği takdirde 2012 senesindeki seviyeye ulaşmasının mümkün olduğu görülmektedir. Türkiye ve BAE arasındaki rekabet birçok alanda görülmektedir. İki ülke arasında çıkarlar çatışması yaşansa da asıl rekabetin ideolojik temellere dayanmakta olduğu söylenebilir. Türkiye ‘devrimci’ tarafta Ortadoğu’da halkların hükümete geçmesini desteklerken, BAE ise ‘statükocu’ cephede halkları hükümetten uzakta tutmaya çalışmaktadır. BAE için en büyük tehdit unsuru demokrasi ve Müslüman Kardeşler iken, Türkiye hem demokrasiyi hem de İhvan hareketini desteklemektedir. Türkiye’nin devlet sistemi, bir model olarak Ortadoğu’daki halklara önemli bir alternatif sunmaktadır. BAE ve Türkiye arasındaki rekabet, Almanya’daki Müslüman nüfus üzerindeki etki alanında görülse de asıl rekabet Arap isyanları sonrasında Ortadoğu’daki çatışmalarda ve krizlerde görülmektedir. Somali, Katar Krizi, Libya, Suriye gibi bölgelerde görünen rekabetin boyutları 15 Temmuz FETÖ’cü darbe girişiminde de görülmektedir. Ayrıca iki ülke ABD’yi küresel güç olarak etkilemeye çalışsa da Türkiye ve BAE’nin ABD’ye yönelik yaklaşımları çok farklıdır. Her ne kadar Türkiye ve BAE arasında rekabet süregelse de ikili ekonomik ve savunma sanayii ilişkileri iyi bir seviyede devam etmektedir. Yazıda bahsedilmese de BAE ve Türkiye arasında rekabet Libya, Filistin, Irak, Tunus, Sudan gibi birçok yerde de görülmektedir.
Türkiye ve BAE arasındaki rekabetin ekonomik işbirliği ve savunma sanayii haricinde neredeyse tüm alanlarda görülüyor olması, iki ülkenin temel yaklaşımların temel doktrin açısından birbirine zıt oluşundan kaynaklanmaktadır. Türkiye özellikle Ortadoğu politikasını halk kitlelerin üzerine kurmaya çalışırken, BAE ise Batı yanlısı elitler ile ortak hareket etmektedir. Ortadoğu’daki birçok ülkenin gerçek manada bağımsızlığını elde etmemiş olması ve Batı güdümünde hareket etmesi, Türkiye’nin yaklaşımının ‘oyun bozucu’ olarak bazı çevrelere rahatsızlık vermesi doğaldır. Özellikle BAE nüfus sorunlarına rağmen, Ortadoğu’da aktif dış politika yürütmeye çalışmaktadır. BAE, kendi sınırları içerisindeki vatandaş sayısının 1 milyon gibi sınırlı olmasına rağmen, doğal kaynakların getirdiği zenginlik ile dış politika etkin bir pozisyona sahiptir. Etkin pozisyonunun önemli bir kısmını para ile ithal ettiği yabancı siyasi danışmanlara borçludur. Türkiye’nin dış politikada milli bir yaklaşımı söz konusu iken, BAE ithal ettiği bir anlayış ile dış politikasını belirlemektedir.
Türkiye ve BAE arasındaki rekabetin boyutlarının birçok alanda görülmesi şaşırtıcı değildir. Türkiye ve BAE’nin temel yaklaşımları birbirine zıt olduğu müddetçe bu rekabet süregelecektir. İki ülkenin ortak hareket etmesinin siyasi müzakereler ile sağlanabilmesi mümkün görülmemektedir. BAE’nin diğer bir sorunu ise Ortadoğu’daki halkların iktidara erişimin açılmasıdır. Demokratik seçimler yoluyla gelen hükümetler BAE için tehdittir. Demokratik seçimlerin kendi iç dengelerini ve devletin yönetimini tehlikeye atacağını düşünen BAE, bu fikriyatın fiiliyata geçmesini engellemek için büyük çaba sarf etmektedir.
Devletlerarası çıkar çatışmaların müzakereler sonucu çözümlenebiliyor olması, BAE ve Türkiye arasında geçerli değildir. BAE’nin kendi iç kırılgan yapısı ve ekonomik gücünden kaynaklanan etkin dış politikası devam ettiği sürece, iki ülke arasındaki rekabetin süreceğini söylemek mümkündür. Diğer yandan Türkiye’deki hükümetler seçim ile geldiği, darbeci hükümetlerin görev başında olmadığı ve dış politikada milli çıkarları önceleyen bir yaklaşım hâkim olduğu müddetçe, BAE ve Türkiye arasındaki rekabet devam edecektir.
Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi 4.Sayı