blog

KİTAP İNCELEMELERİ: İSRAİL’DE YAHUDİ FUNDAMENTALİZMİ


Kitap Adı: İSRAİL’DE YAHUDİ FUNDAMENTALİZMİ
Yazar: Israel Shahak - Norton Mezvinsky
Yayınevi: Anka Yayınları
Yayın Tarihi: 2002 (Türkçe)
Özgün Adı – Basım Tarihi: Jewish Fundamentalism in Israel (Pluto Press, 1999: London)
Sayfa Sayısı: 280 sayfa
 
İsrail Devleti’nin şiddet eylemlerine ve komşularına karşı ‘meşru müdafaa’ konseptini aşan vahşice davranışlarına Türkiye’nin de içinde bulunduğu uluslararası kamuoyu son dönemde sıkça şahit olmuştur. İsrail’in insan haklarını açıkça ihlal eden adımlarına, bunların uluslararası sahnedeki yansımalarına ve olası sonuçlarına her platformda sıklıkla yer verilip tartışılmakta, ancak ülke içinde bu saldırganlığı besleyen dini ve toplumsal iklime nedense hemen hiç değinilmemektedir. Bu yönde araştırmalar Türkçe literatürde mevcut olmadığı gibi, İngilizce kaynaklarda da bu konuya değinmekten kaçınıldığı görülmektedir. İsrail’in güvenlik politikaları ve dış ilişkileri üzerinde  oldukça etkili olan bu iç dinamikler, yakından incelenmeyi hak edecek ciddi ve etkili bir çerçeveye sahiptir. Bu noktada İki Yahudi yazar, Israel Shahak ve Norton Mezvinsky’nin birlikte kaleme aldıkları, İsrail’de Yahudi Fundamentalizmi, okuyucuya önemli bir arka plan sunmaktadır.
Kitabın ana yazarı Prof. Dr. Israel Shahak, 1933 yılında Polonya Yahudisi olarak dünyaya geldi. Almanların Polonya’yı işgali sonucu, ailesiyle birlikte önce Varşova’nın gettolarında yaşamaya mahkûm edildi, ardından toplama kamplarına gönderildi. Holokost’tan kurtulan şanslı Yahudiler arasında yer alan Shahak ailesi, savaşın ardından Filistin topraklarındaki Yahudi yerleşimlerine taşındı. 1948’te ilan edilen İsrail Devleti vatandaşı oldu. Shahak, Kudüs’teki Hebrew Üniversitesi’nde kimya doktorası yaptı, akabinde Stanford Üniversitesi’nde post-doktora çalışmaları yaptı, Hebrew Üniversitesi’nde öğretim üyeliğinde bulundu. 2001 yılında hayatını kaybetti.
Shahak, kimya alanındaki çalışmalarının dışında, politik mücadelesi ve İsrail Devleti’ne getirdiği sert eleştirilerle tanındı. Batı Şeria ve Gazze’deki hukuksuz İsrail işgaline, yerleşimlere ve Filistinlilere yönelik sert muamelelere cesurca karşı çıktı. Yurt dışında yaşayan Yahudi diasporasına yönelik hazırladığı ve gazetecilere, insan hakları aktivistlerine ve politikacılara gönderdiği İngilizce raporlarla (İsrail’de İşkence, Batı Şeria’da Toplu Cezalandırma vb.), İsrail’deki muhafazakâr çevrelerin ve devletin sert tepkisini çekti. İnsan hakları savunucusu ve liberal bir entelektüel olarak şöhret kazanan Shahak, Yahudilik dini ve tarihi, İsrail dış politikası ve nükleer faaliyetleri üzerine sert ve eleştirel eserler kaleme aldı. Çalışmalarından bazıları şunlardır:
- The Non-Jew in the Jewish State; a collection of Documents, Kudüs, 1975
-(Noam Chomsky ile birlikte) Israel's Global Role: Weapons for Repression (Studies in Geophysical Optics and Remote Sensing), Association of Arab-American University Graduates, Inc., 1982
-The Zionist Plan for the Middle East, Association of Arab-American University Graduates, Inc., 1982
-Jewish History, Jewish Religion: The Weight of Three Thousand Years: Pluto Press, Londra, 1994
-Open Secrets: Israeli Foreign and Nuclear Policies, Pluto Press, Londra, 1997
-(Norton Mezvinsky ile birlikte) Jewish Fundamentalism in Israel, Pluto Press, Londra 1999
1932 doğumlu, ABD’li tarihçi Prof. Dr. Norton Mezvinsky ise Central Connecticut State Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapmıştır. Arap-İsrail çatışması, Siyonizm, Yahudilik tarihi, modern dünyada terörizm konularında yayınlanmış çok sayıda kitap, makale ve analiz yazıları bulunmaktadır. Aslen Yahudi kökenli olmakla birlikte, ABD kamuoyunda anti-Siyonist ve İsrail karşıtı görüşleriyle tanınmaktadır. Shahak ile birlikte kaleme aldıkları, Jewish Fundamentalism in Israel kitabı, yayınlandığı dil olan İngilizcenin dışında dört dile daha çevrilerek okuyucu ile buluştu.
 
İsrail’de Yahudi Fundamentalizmi kitabı, toplam yedi ayrı bölümden oluşmaktadır:
-Yahudi Toplumunda Yahudi Köktenciliği
-İsrail' de Haredim'in Yükselişi
-İki Haredi Grup: Sefaradlar ve Aşkenazlar
-Ulusal Dini Parti (NRP) ve Dindar Yahudi Yerleşimciler
-Köktenci Gush Emunim Grubunun Yapısı
-Baruch Goldstein Olayının Gerçek Anlamı
-Rabin Suikastının Dini Arka Planı
Kitabın önsöz kısmında, “İsrail' deki Yahudi köktenciliğini bölgedeki barışın önünde başlıca engel olarak görmekten kendimizi alamıyoruz. Yahudi köktenciliğinin barışa ve aldığı kurbanlara yaptığı kötülük karşısında da dehşete düşmekten kendimizi alamıyoruz” sözleriyle, kitabın yazılış gayesi ve yazarların temel duruşu ortaya konuluyor. Keza Yahudi köktenciliğinin temel prensiplerinin, diğer dinlerde bulunan köktenci gruplarınkiyle tamamen aynı olduğu ve "Geçmişte var olduğu farz edilen o 'saf ve dindar' toplumu yeniden ihya ve inşa etmek" idealinin toplumları nasıl yanlış yöne sevk ettiği, kitabın vurguladığı önemli noktalar arasında. İsrail dış politikası ve Filistinlilere karşı muamelenin Mesihçi köktencilikten kaynaklandığı tespiti de ayrıca üzerinde durulması gereken bir husus. İsrail demokrasisine dair şu tespit, bu saldırgan eğilimlerin sadece dış politikayla ilgili olmadığını ortaya koyuyor: “En azından Ortodoks ve milliyetçi biçimleriyle İsrail'de yaygın bulunan Yahudi dininin değerleri, demokratik değerlerle kesinlikle bağdaşmaz. Ne milliyetçilik, ne güvenlik hakkındaki tutumlar, ne sosyal ve ekonomik değerler ve ne de etnik bağlar konusundaki değişebilir nicelikler, İsrail Yahudilerinin demokrasi karşıtı tutumlarını dindarlık kadar etkilemiştir.”
Yazarların, Yahudi efsanelerine dair eleştirel görüşlere anti-Semitizm yaftasıyla tepki gösterilmektedir. Yazarlar ise Yahudilerin kendi ırklarının üstün olduğuna ve diğer milletlerin kendilerine hizmet etmek için yaratıldığına dair fanatikçe inançlarını doğrudan doğruya ‘münafıklık’ olarak görür. Ancak bunu yaparken, “Umuyoruz ki; bizim eleştirilerimiz, Ortadoğu’daki diğer insanları da, kendileri hakkındaki bilgilerini arttırmak ve diğerlerine karşı davranışlarını düzeltmek için kendi geçmişlerini eleştirel bir gözle yeniden ele almaları konusunda cesaretlendirir” diyerek, bu münafıkça davranışın sadece Yahudi fanatiklere ait olmadığını herkese bir kez daha hatırlatır.
Giriş bölümünde üzerinde durulan dikkat çekici bir konu; günümüzde Yahudiliğe büyük oranda yön veren Mesihçi perspektifin, doğrudan Yahudi kutsal metinlerine değil, onun bir yorumu mahiyetindeki Kabala mistisizmine dayanması ve bunun da 16-18.yy’lar arasında Avrupa’da şekillenip, sonradan İsrail’e ithal edilmesi keyfiyeti[AV1] .
“Yahudi Toplumunda Yahudi Köktenciliği” başlıklı birinci bölüm, başka ülkelerde, köktenciliğin sonuçlarından birçok insanın duyduğu benzer korkuların, İsrail’de bizzat yaşanmakta olduğu gözlemiyle başlar. Köktencilerin, İsrail ve diasporadaki nüfus içerisinde büyük bir orana sahip olmamakla birlikte, nüfuslarının çok ötesinde siyasi bir etkinliğe sahip oldukları belirtilir. İsrail toplumunun İsrail A ve İsrail B olarak iki farklı kampa ayrıldığını, A kampının daha ziyade sol kanadı, B kampının ise ‘sağcı ve dinci’ partilerin temsil ettiği sağ grubu temsil ettiğini savunan yazarlar, köktenciliğin egemen olduğu B kampının hızla genişlediği ve toplumun vakit geçtikçe sağa kaymakta olduğu tespitini yapar. Araştırmalar, İsrail Yahudilerinin % 25-30’unun seküler, % 50-55’inin geleneksel, kalan % 20'lik oranın ise tamamen (köktenci) dindar olduğunu göstermektedir.[1]
İsrailli dindar Yahudiler, belirgin olarak iki farklı gruba ayrılmaktadır. En aşırı uçtaki dindar grubun üyeleri "Haredim" olarak isimlendirilir. Dindarların içindeki daha ılımlı grubun üyeleri ise dindar-milliyetçi Yahudiler olarak nitelendirilir. Bu dindar milliyetçiler, başlarını örttükleri için "örülü takke" olarak da isimlendirilirler ve dış görünüş açısından modernite ile uzlaşmış görünürler. Haredim kısmına dâhil olanlar, genellikle örülmüş olmayan siyah takke ya da şapka ve ağır paltolar giyerler. Diğer yandan, dindar-milliyetçi Yahudiler sıradan İsrail giysileri giyerken, Haredimler genellikle 1850’lerin Avrupa’sında yaşarken yaptıkları gibi, siyah elbiseler giyer. Kadınların sosyal hayattaki konumu Haredimler açısından tabu olup, kadın sesi dinlemeyi zina olarak görmektedirler. TV izlemek gibi sıradan davranışlardan kaçınırlar. Dindar milliyetçiler içinse bu konular tabu değildir. Shahak, Haredimlerin toplum ve siyasetle olan ilişkileri ve din adamlarına aşırı rağbetini, İran’daki muhafazakârlara benzetir.
Yazarlar, sınırlı nüfusuna rağmen köktenci Haredimlerin siyasi sahnede güçlü olmalarını ve isteklerini topluma dayatabilmelerini, merkez sol (İşçi) ve merkez sağ (Likud) partileri arasındaki dengede bu grubun belirleyici olmasına dayandırmaktadır. Ayrıca yazarlara göre sağcı Likud’un köktencilere sıcak ve yakın durması bu durum açısından etkilidir. “Dindar Yahudiler için Yahudi olmayanların kanı aslında hiçbir değer taşımaz. Likud Partisi için ise ufak bir değer taşır” tespiti bu yakınlığın göstergesidir. Keza diğer seküler İsraillilerden çok daha fazla oranda, İsrail sağının üyeleri, ‘Yahudilerin eşsizliği’ ve çok daha geniş bir İsrail fikrini savunur. Her iki yaklaşım da köktendinci karakter taşır. Sağın her tonuna hâkim olan bu kafa yapısı, ‘düşmandan sürekli korkma’ ve ‘kendine aşırı güven’ sarmalında sürüp gider. Korku olgusu sadece dış düşmanla sınırlı kalmamaktadır. Batı kamuoyları ve Yahudi solcu-entelektüeller de korku duyulan kesimler arasında yer almaktadır. Keza sol kanat, normalleşmeyi ve Yahudilerin de diğer halklar gibi ‘normal’ bir halk olması gerektiğini savunurken, ‘Yahudi eşsizliğine’ iman eden sağcılar için bu bir tabudur. Araplara kötü muamele ve işgal-yerleşimler konusunu, sağcılar “Tanrının seçilmiş halkı’ oldukları faraziyesiyle meşrulaştırırken, sol kanat içinde bu görüşe meyilli olanlar zaman zaman sağ partilere bu konuda verilen tavizlerin sorumlusu olarak gösterilir. Ancak İsrail dış politikası her ne kadar seküler Yahudiler tarafından planlanıyor ve uygulanıyor olsa da, pratikte Yahudi dininin geçmişinden alınmış bir öz taşımaktadır. Gerçekten de kısmi bir laikleşmeye uğrayan Siyonist hareket dahi temel Yahudi dini prensiplerini hala muhafaza etmektedir.
Haredimlerin, bir ‘İsrail Devleti’ kurulması ve dünyadaki tüm Yahudilerin buraya toplanması görüşüne ve dolayısıyla Siyonizme muhalefeti de bu bölümde ele alınmaktadır. Talmud’da yer alan, “1. Yahudiler, Yahudi olmayan kişilere karşı isyan etmemeli, 2. Mesih gelmeden önce Filistin'e toplu halde göç edilmemeli” kurallarının Siyonist ideallerle açıkça çeliştiğini; Filistin'e toplu Yahudi göçünün, tüm dünyanın milletleri bundan razı olsalar dahi, beklenen Mesih' ten önce kesinlikle yasak olduğunu ifade ederler. Ancak köktenci Yahudiler arasında, Yahudilerin hâlihazırda, normal bir dönemde mi yoksa kurtuluş sürecinin başladığı dönemde mi bulundukları konusunda düğümlenen tartışmalar, Talmud’daki bu hükümlerin sadece ‘zamanlaması’ konusunda farklı yorumlar ortaya çıkarmaktadır.
“İsrail’de Haredim’in Yükselişi” başlıklı ikinci bölüm, Yahudi köktenciliği her ne kadar 1970'li yılların başlarında istikrarlı bir genişleme yaşadıysa da, seküler eğilimlerin ağır bastığı İsrail toplumunda 1988 yılına kadar göreceli olarak çok az ilgi görebildiği ve Haredimlerin şehirlerden ayrı alanlarda kendi halindeki yerleşim birimlerinde yaşadıkları tespitiyle başlar. Bu topluluğun seçimlerdeki başarıları ve % 10’u geçen oy oranlarıyla, toplumun geneline kendi görüşlerini dayatabilmelerini sağlayan siyasi etkinliklerine odaklanır. Yazarlara göre bu sorunun cevabı, Haredimlerin okullaşma ve eğitime olan aşırı ilgisinde aranmalıdır. Shahak, köktencilerin dini okullarındaki sıkı eğitim tarzını ve bu sistemdeki din adamı ve öğrencilerin çeşitli mükellefiyetlerden muaf tutulmasının toplumda doğurduğu rahatsızlığı ve bu kesimin toplumu ‘Tanrı ile aldatma’ çabalarını uzun uzun örneklerle anlatır. Bu meyanda, “Haredimler, İsrail ordusunun almış olduğu tüm zafer ya da yenilgilerin Tanrı'nın dileğiyle olduğuna ve Tanrı'nın bu kararı verirken de, Talmud çalışmaları ile meşgul olan Yahudilerin sayısını, çalışma sürecini ve davranışlarını dikkate aldığına inanmaktadırlar” tespiti, sadece Yahudilere özgü olmasa gerek.
Shahak köktencilerin siyaset ve toplum üzerindeki kısıtlamalarının, örneğin Eğitim Bakanının bir Arap lokantasında yemek yerken görülmesi üzerine, koşer kurallarını ihlal ettiği iddiasıyla medyada linç edilmesinden yola çıkarak; Haredilerin İsrail demokrasisini tehdit ettiğini ve Haredimlerin Lübnan-İran’daki Şii ulema gibi bir role bürünmeye hevesli oldukları yorumunu yapar.Aynı kadın [AV2] bakanın, radikallerin eğitim kurumlarına en fazla kamu desteği aktaran bakan haline gelmesi de bu tür bir sosyo-politik iklim açısından şaşırtıcı değildir. Keza “Tanrı'nın siyasal otoritesi resmi ve hukuki olarak tanınmalıdır. Yasama yetkisi, Tanrı'dan onaylı atanmış hahamlara verilmeli” talebinin, Şiilikteki velayet-i fakih sistemiyle olan benzerliği dikkat çekicidir. Bu bölümde, kadınlara yönelik ayrımcı/dışlayıcı Haredi söylem ve eylemleriyle ilgili çok sayıda çarpıcı örnek olay görmek mümkündür. "Dindar bir Yahudinin, Yahudi olmayanlardan ya da din kurallarına uymayan diğer Yahudilerden kan alması caiz midir?" sorusu İsrail toplumunda geniş ölçekte tartışılan ilginç konulara örnek olarak verilebilir.
“İki Haredi Grup: Sefaradlar ve Aşkenazlar” başlıklı üçüncü bölüm, Avrupa’daki iki temel Yahudi cemaati arasındaki farklılıklara odaklanır. Bu bağlamda Aşkenazların kendilerini daha dindar gördüklerini, Sefaradların ise kendilerinin daha ‘saf ve üstün ırk’ olduklarına inandıklarını; her iki cemaatin bu yönlerden yekdiğerini küçümsediğini belirtir. Bunun sonucunda, Osmanlı Yahudileri, ülkeye göç eden Sefaradlardan etkilenerek, öyle olmadıkları halde kendilerini Sefarad olarak isimlendirmiş ve onların dili olan Ladino’yu öğrenmişlerdi. İsrail’e göç edenlerin yarısından fazlası Aşkenazi kökenli olup, gelişmiş ülkelerden geldikleri için daha modern ve laik görünüme sahiptiler. Sefarad Yahudileri ise geleneksel değerlere ve dindarlığa daha meyilli bir topluluk olarak kaldılar. Ancak Haredimler çoğunlukla Aşkenazi olduğu için, köktenci hareket içinde Sefarad ağırlığı sınırı kaldı.
“İsrail' de çok iyi bilinen şey, farklı Yahudi dini gruplarının birbirine karşı beslediği nefretin yoğunluğu, rakip laik partilerin birbirine beslediklerinden çok daha fazla olduğudur” tespiti, Sefarad-Aşkenaz kökenine göre dağılan Haredi siyasilerin birbirleriyle ilişkilerine dair ilginç bir detaydır. Keza bir süre sonra, köktenci partiler ruhani otorite konusunda aralarında anlaşamayarak bölünmüşlerdir. Bu fraksiyonlar her vesileyle birbiriyle rekabete girmekten çekinmemektedir.
“Ulusal Dini Parti (NRP)[2] ve Dindar Yahudi Yerleşimciler” başlıklı dördüncü bölüm, prestijli haham Rabbi Abraham Yitzhak Kook ve oğlu Tzvi Kook’un manevi önderliklerinde kurulan ve Filistin topraklarındaki yerleşimcilerden oluşan Gush Emunim (İnanç Bloğu) tarikatını ele alıp inceler. Batı Şeria ve Gazze’de hızla yayılan hukuksuz yerleşimler, bu tarikatın İsrail iç ve dış politikası üzerindeki etkisine bağlanmaktadır. Gush Emunim hahamları, 1980’lerin ortasında Ulusal Dini Parti (NRP - günümüzde Yahudi Yurdu Partisi) kadrolarını ele geçirip, partiyi tamamen kendi kontrolleri altına aldılar. Bu tarikat çoğunlukla, Ariel Şaron ve Binyamin Netanyahu gibi yerleşimlere destek veren sağ liderleri destekledi ve Filistinlilerle ilişkilerde en radikal şahin kanadı temsil etti. El-Halil’deki Hz. İbrahim Camii’nde Filistinlilere yönelik kitlesel katliam yapan Baruch Goldstein da bu gruptandır. Shahak, tarikatın Mesihçi zihinsel yapısı ve dünya görüşünü anlatan metinlerin analizini yaparken, Nazilerin ırkçı görüşleriyle bu yapınınkiler arasında çok fazla benzerlikler olduğuna işaret eder ve bunları örnekleriyle anlatır.
Yazarlar, bu bölümde köktenci Yahudilerin Filistin toprakları üzerinde yerleşimler kurarken yaslandıkları zihinsel arka planınTalmud’daki ‘Yahudi ırkı dışındakilerin insan bile sayılmayacakları’ yönündeki ifade olduğunu yazmakta, yabancı dilde yazılan metinlerde bu ifadenin kasten sansürlenip kullanılmadığını belirtmektedirler. Bu hastalıklı zihnin ürünü olarak, yeni yerleşim birimleri inşa etmek üzere el koyulan Arap topraklarının, gerçekte bir çalma işi olmadığını, bilakis oralara kutsallık kazandırdığını öne sürerler. Onlara göre, topraklar şeytani olandan kutsal olana geçmekle aslında kurtulmaktadır. Rabbi Kook, her bir Yahudi'nin savaşla yükümlü olduğu ve savaş sanatını öğrenmek zorunda bulunduğu konusunda ısrarlıdır. Gush Emunim hahamları, Arapları katletmiş olan Yahudilerin kesinlikle cezalandırılmamaları gerektiğini sürekli yineler. Bu tarikat mensupları, İsrail'e "Tanrı'nın tahtının dünyevi dayanağı" yakıştırmasında bulunurlar. Shahak bu noktada kendini tutamaz ve “Böyle bir kutsallık anlayışının, bu dünyadaki Şeytan'ın gücünü sona erdirmek ve ‘Tanrı'nın yeryüzü saltanatını kurmak’ için günün birinde nükleer bombaları patlatmaya yol açması hiç de olmayacak bir ihtimal değil” yorumunda bulunur.
Yazarlar, Gush Emunim'in İsrail Devleti için geliştirmiş olduğu dış politikanın, hükümetler tarafından benimsenmiş olduğunu ifade eder. Bu politika, Arapların Yahudilere olan düşmanlığının dini bir mahiyet arz ettiğini ve kalıtımsal olduğunu iddia etmektedir. Bundan çıkan sonuç da doğal olarak, Arap-İsrail ihtilafının kesinlikle siyasal yollarla çözümlenemeyeceği şeklinde olmaktadır. Tarikatın bir yayın organında yer alan şu ifade bakış açılarını özetlemektedir: “Onlar (seküler İsrail hükümetleri) sadece, ‘İsrail'in tam ortasında hiçbir Yahudi'nin bulunmadığı bir Filistin devleti kurulmasını’ istememişler, aynı zamanda, Yahudi İsrail devleti yerine laik ve demokratik bir ülke istemişlerdi. Bu hükümet, manevi olarak kokuşmuştur." Bölümün sonunda Haredi fanatiklerle Gush Emunim arasında bir mukayese yapan yazarlar, Gush Emunim ve NRP’nin daha büyük bir tehlike potansiyeli taşıdıklarını, zira bu gruplara mensup kişilerin, İsrail'i kutsamak üzere kendilerini devletin bünyesine entegre ettiklerini vurgular.
“Köktenci Gush Emunim Grubunun Yapısı” başlıklı beşinci bölüm, Batı Şeria ve Gazze’deki hukuksuz yerleşimlerdeki bu dindar yerleşimcilerin üç açıdan değerlendirilmesi gerektiğini savunur:
  1. Mesihçi ideolojinin sığınağı olma konumları
  2. İsrail toplumuna hâlihazırda bulunan ve geleceğe yönelik potansiyel olarak var olan etkileri
  3. Ruhani liderlerin inşa etmeye çalıştığı yeni toplumun ilk nüvesi olma rolleri. Sözkonusu yerleşimciler, büyük ölçüde Mesihçi dünya görüşüne sahiptir, bu denli tehlikeli bölgelerde yaşamaları da dinlerinin bunu emrettiklerine inanmalarından kaynaklanmaktadır. Nitekim İsrail'in, FKÖ ile anlaşma yapmakla manevi anlamda döneklik suçu işlediğini düşünecek kadar fanatik olabilmektedirler.
Bu bölümdeki çarpıcı bir tespit İsrail siyasetinin doğasına vurgu yapmaktadır: “İkiyüzlülük konusunda farklı derecelerde olmalarına rağmen 1967 yılından beri İşçi Partisi ile Likud Partisi tarafından benimsenen temel anlayış, Filistinlileri maksimum etkili biçimde ezmek olagelmiştir”. İşçi Partisi taraftarlarının yanı sıra, siyasal sağ kanadın büyük bir bölümü, işgal altındaki topraklarda Filistinlilerin göreceli olarak sinmiş psikolojide tutulmaları için Gush Emunim'e sempatiyle bakmışlardır. Shahak, 1990’lı yıllarda barışın mimarları olarak takdim edilen Rabin-Peres ikilisinin esasen takip ettikleri yerleşim politikalarıyla barışın önünde engel olduğunu savunur.
Çoğu Gush Emunim üyesi ve diğer köktenci gruplar, İsrail'in seçkin birliklerinde subaylık yapmaktadır ve bu tür birliklerdeki ve askeri okullardaki oranları her geçen gün artmaktadır. Bu eğilime ilaveten İsrail toplumunda, seküler ve sol görüşlü gençlerin güvenlik organlarında görev alma hevesi düştükçe, ordudaki dindarların oranı da artmaktadır. Ordunun üst düzey komuta kademesindeki subaylar, Filistinlilere karşı daha eziyet verici olmak istediklerinde, çoğunlukla dindar askerlere güvenmekte ve bu işler için onları kullanmaktadır. Ancak bilhassa Rabin suikastından sonra, ordu içindeki bu örgütlü yapılanmanın ve ‘sızmanın’, orta-uzun vadede İsrail rejimi aleyhine olacağını düşünenlerin sayısı da az değildir. Köktenci bir gazetede yayınlanan bir makalede serdedilen, “ilk yapmamız gereken anayasa mahkemesini ele geçirmek, ardından genelkurmayı” ifadesi bu sızma girişimlerinin nihai hedefi konusunda da fikir vermektedir.
“Baruch Goldstein Olayının Gerçek Anlamı” başlıklı altıncı bölümde, Şubat 1994’te el-Halil’deki Hz. İbrahim Camii’nde namaz kılmakta olan cemaatin üzerine ateş açarak 29 Filistinliyi katleden, birçoğunun da yaralanmasına yol açan fanatik dindar yerleşimci Baruch Goldstein’ın profili üzerinden, köktencilerin devletle olan ilişkileri ele alınıyor. Orduda hekim olarak görev yapan Goldstein pek çok kez Yahudi olmayan (çoğu Arap) yaralıları tedavi etmeyi reddetmiş, bu durumu bilinmesine rağmen ne cezalandırılmış ne de amirlerinden herhangi bir olumsuz tutuma maruz kalmıştır. Sonu katliama kadar giden süreçte, ordu içindeki bir el tarafından her defasında korunmuştur. Goldstein’ın yaptıklarından, İsrail medyasında ‘cinayet, katliam’ vb. kelimelerle değil de, ‘hadise, eylem’ gibi kavramlarla bahsedilmesi, adı geçenin akıl sağlığının yerinde olmadığı söylenerek devlet tarafından korumaya alınması, fanatik bir kanaat önderinin ‘Arapların ölümüne değil de oradaki sineklerin ölmesine üzüldüm’ diyebilmesi, katliam günü kendisi de öldürülünce Devlet Başkanlığı tarafından şaşaalı bir resmi törenle gömülmesi, ardından yerleşimci fanatiklerin ‘Goldstein İsrail’in hastalıklarını tedavi etti’ yazılı rozetler takabilmesi, mezarının kutsal bir türbe haline getirilmesi gibi hususlar, devlet ve kamuoyunun katliama tepkisi açısından ibret vericidir. İsrail kamuoyu sağ ve sol kanadıyla, küçük ve çekingen bir kesim dışında, katliamı coşkulu bir şekilde karşılamıştır. Yazarlar, bu fanatik eylem kınansaydı, aynı çevrelerin bir süre sonra Başbakan Rabin’i suikastla öldürmeye teşebbüs edemeyeceği kanaatindedir. 
“Rabin Suikastının Dini Arka Planı” başlıklı yedinci bölüm, (nispeten) seküler-sol görüşleriyle bilinen İşçi Partili Başbakan Rabin’in öldürülmesinin ardından, dindar çevrelerin suikastı sahiplenmesi ve bunun dinin emri olduğunu söylemesi ve İsrail toplumunun suikast üzerinden kutuplaşmasını ele alarak, katliamın ardındaki dini ve tarihsel saikleri inceler. Bunu yaparken, başta Talmud, Ortaçağın en önemli Yahudi din adamı Maimonides ve diğer rabbilerin eserlerinden örneklerle, Yahudilikteki rutin şiddet geleneği ele alınır. Yazarlar, bu dindar fanatik terörizmin kökenlerinin Yahudi tarihinde bulunduğunu, MS. 66-73 tarihlerinde Romalılara karşı çıkarılan büyük isyanında ardından, meşhur Masada Kalesi’ne kaçıp sığınan Sikarikin grubunun Romalılardan değil, olaylar sırasında haydutluk edip saldırdıkları kendi dindaşlarından kaçtıklarını ve günümüzün fanatik teröristlerinin öncülleri olduğunu, aradan geçen uzun asırlar içinde kavram ve kişiliklerin birbirine karıştığını kaydeder. Rabin'in katili Yigal Amir; uzun tarihi dönem boyunca hahamlar tarafından işlenen şiddet eylemlerinin Tanrı'nın emirlerine uygun olduğu inancının öğrencilerin zihinlerine doldurulduğu yeshiva okullarında okumuş biridir.
Hıristiyan fanatizminden zarar gören Aşkenazların, İberya’da Müslümanlarla birlikte yaşayan Sefaradlara nazaran şiddete daha meyilli oldukları; İspanya gibi cemaatin nispeten özerk koşullarda yaşadığı ülkelerdeki Yahudi din adamlarının cemaat üzerinde dini hadleri tatbik etmekte daha serbest oldukları, ancak ABD’ye göç ederken Yahudilerin bu şiddet kültürünü yeni kıtaya götürmemeyi ve bundan hiç bahsetmemeyi tercih etmeleri; Yahudi cemaatlerinin kendi içlerinde aydın ve yenilikçi kişileri çoğunlukla din adamları eliyle aforoz veya linç etmeyi tercih etmeleri, en iyi ihtimalle topluluktan dışlamaları da bu bölümdeki önemli tarihsel tespitler arasında yer alıyor. Tarihsel metinlere göre, tüm bu süreçlerde ‘Talmud’un kanının dökülmesine izin verdiği günahkâr olmak’ lafzı, anahtar ifade şeklinde ön plana çıkmakta ve Yahudi tarihinde Rabin gibi önderlerin din adına öldürülmesine benzeyen çok sayıda örneğe rastlanmaktadır. Çeşitli dinci çevreler, Rabin ile Filistin otoritesi arasındaki gelişen ilişkileri Yahudi yerleşimcilere zarar verecek bir gelişme olarak yorumlayıp, Talmud’un bu hükmüne (bilhassa Yahudiler aleyhine muhbirlik yapanın öldürülmesi hükmü) açıkça atıfta bulunmuşlardı.
Yazarların, Yahudiliğe hâkim olan esas güdünün din ve milliyetçiliğin tehlikeli bir karışımı halindeki şovenizm olduğu, demokrasi ve hukuk gibi kavramların Yahudiliğe modern ulus devletler döneminde girdiği, bundan önceki döneme hâkim olan skolastik hahamların idaresindeki cemaat yapısına dönmeyi hâlihazırda içtenlikle arzulayan çok geniş bir kitle olduğuna dair tespitleri ise mevcut durumun vahametini ortaya koymaktadır. Keza, Yahudi şeriatında yer alan ve halen daha belirli çevrelerde uygulanan sert ve ölümcül cezaların, İsrail dışında kamuoyunda bilinmediği ve İngilizce yayınlarda bu hususların yer almaması için ciddi gayret gösterildiği; buna mukabil İran, Taliban veya diğer köktenci rejimlerdeki benzer uygulamalar konusundaki hassasiyetin İsrail söz konusu olunca göz ardı edildiği tespiti yapılmaktadır. Kitabın son paragrafındaki, “Yahudi köktencilerin, kendi aralarından çıkmış olan sapkınlara karşı tutumu, Yahudi olmayanlara karşı davranışlarından daha kötüdür. Eğer İsrail' de köktenci bir Yahudi rejimi iktidara gelirse, bu iktidarın, kendi ilkelerini kabul etmeyen İsrail Yahudilerine yönelik tehdidi Filistinlilere yönelik tehdidinden çok daha kötü olacaktır. İşte bu kitap, Yahudi köktenciliğinin daha geniş çerçevede anlaşılmasını sağlama girişiminden başka bir şey değildir ve gerçekleşmekte olan bir tehlikeyi önlemede yardımcı olması umulmaktadır” ifadesi ise alarm zillerini çaldıracak derecede kaygı vericidir.
Kitabın sonunda, Israel Shahak, çeşitli örnekler getirerek, tarihsel süreç içerisinde Yahudi dininin aslında tek Tanrıcı karakterde olup olmadığı sorusuna kısaca değinmekte ve Türkçeye de çevrilen Jewish History, Jewish Religion başlıklı kitabında bu konuyu işlediğini belirtmektedir. Bu kitabın ardından, kuşkusuz bu kışkırtıcı konuyu tetkik etmek için, Shahak’ın diğer kitabına da göz atmak faydalı olacaktır.
 
[1] İsrail’deki siyasi partiler ve Meclis aritmetiğinin (toplam 120 sandalye) son genel seçimler (2015) çerçevesinde durumu şöyledir:
Likud - % 23, 40 – 30 sandalye (Netenyahu liderliğindeki sağ-milliyetçi parti)
Siyonist Blok - % 18,67 – 24 sandalye (merkez ve sol partiler ittifakı – İşçi Partisi, Hatnuah, Yeşiller)
Arap Bloku - % 10,61 – 13 sandalye (dört Arap partisinin ittifakı)
Yesh Atid - % 8,82 – 11 sandalye (gazeteci Yair Lapid’in, seküler orta sınıfları temsil eden partisi)
Kulanu - % 7,49 – 10 sandalye (eski Likud’lu Moshe Kahlun’un partisi)
Yahudi Yurdu - % 6,74 – 8 sandalye (Naftali Bennett’in partisi; eski Ulusal Dini Parti’nin (NRP) devamı)
Şas - % 5,74 – 7 sandalye (Rabbi Ovadia Josef’in, köktenci Ortodoks Yahudi partisi)
İsrail Evimiz - % 5,10 – 6 sandalye (SSCB göçmenlerine dayanan, Dışişleri-Savunma Bakanı Lieberman’ın Siyonist-sağ partisi)
Birleşik Tevrat Yahudiliği - % 4,99 – 6 sandalye (köktenci Yahudi Ortodoks partisi)
Meretz - % 3,93 – 5 sandalye (sosyal demokratların partisi)
Bu Meclis aritmetiği; bu kitapta sözü edilen köktenci Yahudi partilerin (Şas ve Birleşik Tevrat Yahudiliği) toplam % 10,73 oy oranıyla ve 13 vekille Knesset’te temsil edildiğini göstermektedir (Kitapta referans alınan 1996 seçimlerinde bu iki partinin 14 sandalyesi vardı). Buna karşılık, bu kitleye yakın duran sağ ve Siyonist partiler ise toplam % 35,14 oy oranına ve 44 sandalyeye sahiptir. Nitekim mevcut hükümet de bu iki kesimin işbirliğiyle kurulmuştur.
 
[2] Bu parti 2008’de iki küçük partiyle daha birleşti, hâlihazırda Yahudi Yurdu (HaBayit HaYehudi - the Jewish Home) olarak siyasi hayatına devam etmekte olup, Knesset’te temsil edilen partiler arasında en büyük altıncı parti konumundadır.