blog

MİLİTAN Şİİ SAVAŞÇI MI, IRAK’IN BÜTÜNLÜĞÜNÜN SİGORTASI MI? — MUKTEDA EL-SADR

BİYOGRAFİ SERİSİ – 5
MİLİTAN Şİİ SAVAŞÇI MI, IRAK’IN BÜTÜNLÜĞÜNÜN SİGORTASI MI? — MUKTEDA EL-SADR
Ali İrfan Çambaşı
 
ABD ve müttefiklerinin Irak’ı işgalinin ardından tırmanan şiddet olayları 2006 Aralık ayında zirveye ulaşmıştı. Olayların yaşandığı dönemde Newsweek Dergisi, kapak konusu olarak “Irak’ın En Tehlikeli Adamı” başlığı ile genç Şii din adamı Mukteda el-Sadr’ı ele almıştı. Dergi, kendisini ve kontrolündeki Mehdi Ordusunu Irak’ın bütünlüğü ve ABD-müttefikleri açısından en büyük tehditlerden biri olarak göstermekteydi. Aradan yaklaşık 12 yıl geçti; 2018 Mayıs ayında yapılan Irak seçimlerinin ardından, aynı dergi bu sefer el-Sadr’ı, “Muhalefeti de kapsayacak bir hükümet kurabilmesi halinde, Irak siyasetinin mezhepçi çizgisini kırıp, yeni bir sayfa açabilecek lider” olarak selamladı.[1]
Mukteda el-Sadr’ın liderliğini yaptığı, aralarında Komünist Parti ve çeşitli liberal-sol fraksiyonların da bulunduğu altı partiden oluşan Sayrun İttifakı, 329 sandalyeye sahip olan Irak Meclisi’nde 54 koltuk kazanarak, seçimlerin galibi oldu. Her ne kadar hükümeti kurabilmek için, diğer parti ve ittifak listeleriyle uzlaşı arayıp 165 rakamına ulaşması gerekse de, kimsenin beklemediği bu birincilik dahi başlı başına Sadr ve hareketi açısından büyük anlam ifade ediyor.
Irak Şiiliği ve Sadr Ailesinin Konumu
1973 Ağustos ayında Irak Şiiliğinin geleneksel merkezi Necef’te doğan Mukteda el-Sadr’ın Irak nüfusunun % 60-65’ini oluşturan Şiiler arasındaki yeri ve prestiji, çok büyük oranda mirasçısı olduğu aile geleneğine dayanmaktadır. Mukteda’nın üyesi olduğu Sadr ailesi Osmanlı döneminde, kökenlerinin bulunduğu Lübnan’ın kadim Şii yerleşimi Cebel Amel’den (Amel Dağı) Irak’a göç etmiş ve çoğunlukla Necef’te yerleşmiştir. Sadr ailesinin bir bölümü halen Lübnan’da yaşamaktadır. 1978’de Kaddafi’yle görüşmek üzere Libya’ya gerçekleştirdiği ziyaret sırasında kaybolan/kaybedilen ve bir daha kendisinden haber alınamayan, Lübnan Şiilerinin karizmatik lideri Musa el-Sadr da bu ailenin Cebel Amel’de kalan koluna mensuptur[2].
Mukteda el-Sadr’ın Irak’ta devraldığı dini-politik miras aynı soyadını paylaştığı çok önemli iki isme dayanmaktadır. İlk olarak, 20. yüzyıl İslam düşünce tarihinin de önemli mütefekkirleri arasında yer alan Ayetullah Muhammed Bâkır el-Sadr (I. Sadr olarak da bilinir), Mukteda’nın kayınpederi, babası Sadık el-Sadr’ın da kuzenidir. Ayetullah Bâkır el-Sadr, genç yaşına rağmen, Irak Şiiliğinin modern dönemdeki ilk siyasi partisi olan Davet’in (Dava Partisi) kurucusu ve fikrî önderiydi. Necef’teki geleneksel ‘siyasete karışmayan/apolitik/suskuncu’ ulemaya karşı, siyasi sahnede var olmak gerektiğini, BAAS rejimiyle bu suretle mücadele edilmesinin zaruretini savunan öncü bir şahsiyetti. İqtisaduna (Ekonomimiz) ve Falsafatuna (Felsefemiz) başlıklı kitaplarının, sadece Irak’ta değil, İslam dünyasının bütününde önemli tesiri oldu. 1979 İran Devrimi’ni coşkuyla karşılaması, organize ettiği konuşma ve yürüyüşlerle Humeyni’ye destek vermesi üzerine rejimin tepkisini çekti. Bilahare 1980’de gözaltına alınıp, birkaç gün sonra da idam edildi. İdamı, Irak Şiilerinin Saddam yönetimine büyük tepki göstermesine yol açtı. İlk kez bir Büyük Ayetullah’ın rejim tarafından öldürülmesi bakımından da Şiiler açısından büyük bir sembole dönüştü.
II. Sadr olarak da bilinen, Ayetullah Muhammed Sadık el-Sadr ise, Mukteda’nın babası olup, 1990’larda Ayetullah Sistani ile birlikte Irak Şiilerinin en önemli iki liderinden biriydi. 1991’deki Körfez Savaşı’ndan sonra siyasi faaliyetlerini görünür şekilde artıran ve Saddam’ı açıkça eleştirmekten sakınmayan Sadık el-Sadr da, kuzeni gibi Saddam’ın hışmından kurtulamadı. 1999 yılında, iki büyük oğluyla birlikte arabasının içinde suikasta uğradı ve hayatını kaybetti. Sadık el-Sadr’ın ölümünün hemen ardından Şiiler kitlesel gösterilerle Bağdat’a tepkilerini gösterdi, Saddam buna karşılık, suikastın faili olduğunu ilan ettiği İran asıllı dört kişiyi alelacele yargılayıp idam ettirdi. Ancak Sadr ailesi ve takipçileri, mahkeme sürecini düzmece olarak nitelendirdi ve suikastın Saddam’ın işi olduğunu belirtti.
Her iki Ayetullah el-Sadr’ın, dini ve siyasi mücadeleleri sonucunda Saddam yönetimince öldürülmeleri, kısa vadede takipçileri ve cemaatlerinin organizasyonu açısından sorunlar doğursa da, halefleri tarafından bu boşluklar dolduruldu. Ancak, Şiiler için büyük ehemmiyet arz eden başta Hz. Hüseyin olmak üzere 12 İmam silsilesindeki hemen tüm İmamların zalim yönetimlerce kötü muamelelere maruz bırakıldığı ve şehit edildiği göz önünde bulundurulduğunda, Şiiler açısından modern zamanlara ait bu iki yeni şehit, yönetim karşıtı hırslarını ve mücadelelerini artırdı. Bu iki isme büyük sembolik anlamlar yüklendi. Ayrıca Sadrcılar, II. Sadr’ın yalnız bırakılması ve Saddam’ın eline teslim edilmesinde, başta el-Hekim ailesi olmak üzere, Necef’teki ulemanın pasif davranışını hiç unutmadı, bu günlerin acı hatırası Şiiler arası sonraki kavgalarda hep gündeme geldi. 
Şiilerin Yeni Bir Önderi Olarak Mukteda el-Sadr’ın Doğuşu
Mukteda, şans eseri, suikast günü babasının içinde bulunduğu arabada değildi. Toplam dört erkek kardeşin hepsi babalarının siyasi mücadelesinde kendisinin en büyük destekçisi ve yardımcılarıydı. Suikasttan kurtulan ve cemaat içinde önemli bir yeri bulunmayan diğer kardeş Murtaza ise, geçirdiği sağlık sorunlarından dolayı 2005’te öldü. Böylece Mukteda, kazada ölen ve babasının öncelikli varisi olarak görülen ağabeyi Mustafa’nın da yokluğunda, Sadr ailesi içinde rakipsiz tek güç olarak cemaatin başına geçti.
Babasının öldürülmesinin ardından, Mukteda rejim tarafından öldürülmedi, ama çok sıkı gözetim altına alındı. Ev hapsi şeklindeki bu gözetim, 2003’te Saddam’ın düşüşüne kadar sürdü. Bu süreçte, Mukteda, kendi cemaatiyle olan ilişkilerini ve Şii toplulukla olan temaslarını iyice azalttı, fazla dikkat çekmeden ve rejimin öfkesine hedef olmadan hayatta kalmayı başardı. Taziye çadırının kapatılması ve kısa kesilmesine, diğer çeşitli tahriklere rağmen, Saddam’a ve rejime olan nefretini açığa vurmadan yaşamayı tercih etti. Bu zorlu dönemin, Mukteda’yı her şeyden şüphelenen, çabuk sinirlenen ve sürekli tetikte yaşayan bir karaktere büründürdüğü kaydedilir. Babası Sadık el-Sadr zamanında, ağabeyi Mustafa’ya nazaran, cemaat içinde daha az tanınan ve geri planda kalan Mukteda, cemaatin el-Huda isimli dergisinin yayın yönetmenliğini yürüttü ve babasının fetva, konuşma ve mülakatlarının yayın yoluyla duyurulmasını üstlendi. Bunun yanında babasının topluluk içinde güvenliğinden de kendisi sorumluydu. Ancak Mukteda’nın bu dönemdeki en önemli görevi, cemaatin geniş ölçüde yaşadığı Bağdat’ın banliyösü el-Thawra’nın (Sadr City) yönetiminden sorumlu olmasıydı.[3]
Babası döneminde, onun adına Sadr Şehri’ni yöneten Mukteda’nın, daha sonra Amerikalılara karşı mücadelesinde de, siyasi rakiplerini ekarte etmek ve seçimlerde aktif varlık göstermek için de en büyük dayanağı her zaman, bu fakir yerleşim yerinde yaşayan inançlı ve fanatik takipçileri olacaktı.[4] Bu fanatik takipçilerin, ilk önemli stratejik adımı, Saddam’ın devrilmesinden birkaç gün sonra, yanındaki birkaç destekçisiyle Necef’e gelen, Büyük Ayetullah Ebul-Kasım el Hoyi’nin oğlu Abdülmecid el-Hoyi’nin, öfkeli Şii kalabalık tarafından bıçak ve kılıç darbeleriyle linç edilmesi oldu. Irak Şiileri içinde en geniş finansal ağa sahip olan ve uzun yıllardır Londra’da yaşayan din adamı el-Hoyi, Bahreyn’deki ABD üssü üzerinden Irak’a giriş yapmıştı ve ABD-İngiltere ile olan bağlantıları nedeniyle, Irak’taki yerel Şiilerin bir kısmınca ihanetle suçlanıyordu. Nitekim Saddam sonrası oluşan güç boşluğunda Batılı müttefiklerince en ideal partnerlerden biri olarak görülen el-Hoyi’nin vahşice öldürülmesi, Mukteda taraftarlarının rakiplerine gözdağı verme amacının dışında, Irak’ın yeni güç denkleminde muhakkak göz önünde bulundurulmaları gereken bir unsur olduklarını da gösteriyordu. Suikastın ardından İngiltere Başbakanı Blair ve Beyaz Saray kınama/taziye açıklaması yaptı, bir süre sonra Mukteda hakkında gözaltı kararı çıkarıldı, ancak siyasi kargaşa ve güvenlik endişeleri nedeniyle bu karar hiç uygulanamadı.[5]
Esasen, Mukteda’nın Saddam sonrasında bu denli hızı yükselmesinde birkaç faktör ön plana çıkmaktadır. Öncelikle, Saddam dönemindeki baskılardan dolayı yurtdışına çıkmak zorunda kalan pek çok önder şahsiyetin aksine el-Sadr ailesi Irak’ta kalarak mücadelelerine devam etti. Bu uğurda babası ve kayınpederi dahil çok sayıda yakınını rejime kurban veren Mukteda, ‘kaçmayıp, zulme direnmenin’ avantajını hem örgütlülük hem de prestij ve öncelik sahibi olmak anlamında rakiplerine karşı fazlasıyla kullandı. Keza uzun yıllar İran, Suriye, İngiltere vb. yerlerde sürgünde yaşayan diğer politik-dini aktörlerin Irak gerçeklerine yabancılaşmaları ve ülkedeki tabanlarını büyük oranda kaybetmeleri de önemli bir etken oldu. Ayrıca Saddam’ın düşüşünün hemen ardından, birkaç gün içinde ve çok hızlı bir şekilde kendi kitlesini organize edebilmesi, onu diğer aktörlerin bir adım daha önüne geçirdi. Çoğunluğu Sadr Şehri’nde toplu halde yaşayan takipçilerinin, yoksul ve buna karşılık canlarını feda etmekten çekinmeyen bağlılıklarının da bu hızlı örgütlenmede payı büyük oldu. Mukteda’nın, mücadeleye başlarken kaynakları sınırlıydı, ancak dinamizmi ve beceriyle yoğurduğu kitlesiyle bu açığı kapattı.[6]
Bu dönemde Mukteda’ya genç bir ‘şehit oğlu’ olarak yapılan en büyük eleştiri, dini bilgisi ve Şii hiyerarşi içinde düşük konumda bulunmasıydı. Gerçekten de Mukteda, Necef ve İran’daki rakiplerine nazaran müçtehit değildi, genç yaşından dolayı Ayetullah olması için önünde on yıllar vardı, Hüccetülislam bile sayılmıyordu (sonradan oldu), çocukluğundan beri babası ve diğer din adamlarından dersler almıştı, ama bu eğitimi oldukça yetersizdi. Bu boşluğu doldurmak için, Kum’da yaşayan ve babasının yakın arkadaşı olan, başta Sadrcılar olmak üzere Iraklı Şiilerin büyük saygı duyup, tâbi oldukları Ayetullah Kazım el-Hüseyni el-Haeri, kendisinin yardımcısı ve Irak’taki temsilcisi olarak Mukteda’yı atadığını açıkladı. el-Haeri bu desteğini sonradan siyasi nedenlerle geri çektiyse de, o günlerdeki bu stratejik adım, Irak Şiileri arasında ihtiyaç duyduğu dini meşruiyet konumu açısından elini rahatlattı.[7] Siyasi mücadele, silahlı örgütlülük, gözü peklik, şiddet vb. konularda, sonraki aylarda zaten rüştünü ispat edecekti.
Saddam’ın düşüşünden sonra, Irak’ta artan yağma faaliyetleri, Mukteda’nın ‘el konulan eşyanın beşte biri hums (dini vergi) olarak kendi din adamlarına verilirse, yağmanın meşru olduğu’ fetvasıyla iyice doruğa çıktı. Eski döneme ait her şeyin yağmalandığı bu süreçte, bazı çevreler Mukteda’yı bu popülist ve rövanşist yaklaşımından dolayı ‘İslamcı Bolşevik’ olarak isimlendirdi. Her ne kadar, merkezi otorite kurulana kadar kargaşa oluştuysa da, son derece fakir ve ezilmiş bir takipçi kitlesine sahip olan Mukteda, gücünü konsolide ederken bu tür popülist adımları zaman zaman kullandı. El-Sadr’ın, sonradan kargaşa döneminde yağma ve başıbozukluğu önlediklerini söylemesine rağmen çoğu çevreye göre asıl anarşi kaynağı kendileriydi. Benzer şekilde, el-Hoyi’nin katledilmesinin ardından, Necef’in en kıdemli iki din adamı Büyük Ayetullahlar Ali el-Sistani (İran asıllı) ve Muhammed el-Feyyaz’ın (Afgan asıllı) ev ve medreseleri, ülkeyi terk etmelerini isteyen öfkeli Sadrcılar tarafından kuşatmaya alındı. Ancak yüzlerce silahlı takipçisini hızlıca seferber edebilen iki Ayetullah, muhtemel bir ikinci el-Hoyi vakasından kurtulabildi, her iki yaşlı din adamı da kolay lokma olmayacaklarını gösterdi. Şaşkınlık içindeki Necef Havzası bir süre sonra, yerle bir olmaya başlayan prestijini geri kazanabildi, ancak Mukteda’nın mesajı açıktı: Kendisini ciddiye almalıydılar, bu uğurda gerekirse silaha başvurmaktan çekinmeyecekti. Bu hareket tarzı sonraki siyasi adımlarının da habercisi olacaktı. Nitekim 30 yaşına yeni ulaşmış olan Mukteda, Saddam düştükten sadece birkaç hafta sonra, kendi ismini, selefi durumundaki iki şehit el-Sadr’ın hatırasının yanı başında kitlelere duyurup saygı görmeyi başarabildi.
Sadr Şehri: Mukteda’nın Güç Merkezi
Uluslararası basında sıklıkla ‘Sadr City’ olarak kendine yer bulan bu şehir, Bağdat’ın doğusunda yer alıp, 1950’lerin sonunda General Kasım döneminde kuruldu. Önce el-Thawra (Devrim), sonradan Saddam Şehri olarak isimlendirilen bu bölge, Saddam’ın düşüşünün ardından Mukteda’nın babasının anısına Sadr Şehri olarak anılmaya başlandı. 1960’lar ve takip eden dönemde, Irak Komünist Partisi’nin en güçlü olduğu varoşların başında gelirdi. Sadr Şehri günümüzde, yaklaşık 2–2,5 milyonluk fakir ve çoğunluğu Şii nüfusa ev sahipliği yapmaktadır. Her ne kadar Bağdat’ın bir banliyösü olarak nitelendirilse de, başkentten ayrılması halinde, ülkenin en büyük ikinci şehri olabilecek kadar büyük, Basra ve Musul gibi büyük şehirlerden bile kalabalık bir nüfusa sahiptir.
Sadr Şehri’nin bir diğer özelliği, ülkenin güneyindeki Şii Arap orijinli, toplam 164 kabilenin tamamının mensuplarının bu bölgede yaşamasıdır. Bu yönüyle, kabileci düzenin bir uzantısı olması hasebiyle, ülkenin genel Şii ağlarının da bir mozaiğini teşkil eder. Saddam döneminde bu bölgede kendi siyasi tabanını örgütleyen Sadık el-Sadr’ın ölümünün ardından, şehrin ileri gelenlerinin oğluna da desteklerini açıklamaları, Mukteda’nın siyasi mücadelesinde başlangıcından bugüne kadarki en önemli varlığını oluşturur. Nitekim 2003 gibi erken bir tarihte bile, şehirdeki cami-hüseyniyelerin % 90’ından fazlası Sadrcıların kontrolü altındaydı. Diğer Şii grupların da şehirde ufak da olsa varlıklarını sürdürmeleri, sonraki yıllarda Sadr taraftarlarınca engellendi ve Sadr Şehri tamamen Mukteda’nın kontrolü altına girdi. Necef, Kerbela gibi şehirlerde de Mukteda’nın kalabalık takipçileri olmasına rağmen, her zaman için asıl tabanı Sadr Şehri oldu. 2003’ten bugüne, Sadr Şehri, geleneksel kabile-klan bağlarının gevşediği, buna karşılık dindarlık eğilimleri ve Sadr’ın popülaritesinin iyice arttığı bir süreç yaşadı.
Mukteda’nın Silahlı Gücü: Mehdi Ordusu
2003’te el-Kaide tarafından öldürülen Muhammed Bâkır el-Hekim, uzun yıllar yaşadığı İran’dan, işgal sonrası Irak’a dönerken, Devrim Muhafızları (DMO) tarafından kurulup eğitilen binlerce kişilik Bedir Ordusu güçleriyle gövde gösterisi yapmıştı, el-Hekim’i Necef’te karşılayanlar arasında Mukteda da vardı. Fanatik, ancak silahlı eğitimi olmayan geniş bir kitleye sahip Mukteda için, silahlı birlikler kurmada bu hareketin etkisi olduğu bilinir. 2003’te Tahran’ı ziyaret edip Ayetullah Hamaney ve DMO’nun Kudüs Güçleri Komutanı General Kasım Süleymani ile görüşen el-Sadr, sonradan adını sıkça duyuracak olan Mehdi Ordusu’nun temelini bu ziyarette attı. Mukteda, ABD işgaline her zaman karşı çıkmıştı, bu da İran’ın işine geliyordu. “Küçük Şeytan (Saddam) devrildi, ama bu sefer de Büyük Şeytan Irak’a geldi” sözüyle ABD karşıtlığını dile getiriyordu. Hâlbuki diğer Şii gruplarda böyle yoğun bir işgal karşıtlığı yoktu ve her biri de ABD’yle işbirliği için oldukça hevesliydi. Ancak Saddam döneminde hayatta kalmayı başarabilmiş Mukteda için, ilk hedef doğrudan ABD güçleri olmayacak, bir süre diğer Şii cemaatler ve ülkede güçlenmekte olan el-Kaide ve Sünni gruplarla çatışacaktı. Tüm Mesiyanik/Mehdici retoriğine ve sert söylemlerine rağmen, Mukteda pratikte son derece ihtiyatlı bir profil sergiler.[8]
Muktedanın ABD İle Kaçınılmaz Çatışması
Başından beri, Saddam’ın yabancı bir el tarafından devrilmesini onaylayan, ancak o yabancı elin Irak’ta kalmasını sertçe eleştiren Mukteda’nın, her ne kadar dikkatli hareket etse de ABD ile bir noktada çatışması kaçınılmazdı. Amerikalıların ‘Irak Genel Valisi’ Paul Bremer’in, 2004’te önce Sadrcıların yayın organı el-Havza’yı kapatması, ardından Mukteda’nın en önemli yardımcılarından Mustafa el-Yakubi’yi artan şiddet olayları nedeniyle tutuklaması, kaçınılmaz olanı hızla yaklaştırıyordu. Mukteda’nın ilk hedefi Sadr Şehri, Küfe ve Necef gibi stratejik şehirleri tamamen kontrolü altına almaktı. Mukteda’yı ölü ya da diri yakalamak için Nisan 2004’te Necef’i kuşatan ABD güçleriyle yaşanan yoğun çatışmalar ve bombardımanın ardından, kuşatma kaldırıldı. Haftalar süren çatışmada ağır kayıplar verse ve şehir büyük zarar görse de, bizzat kendisinin de savaştığı işgalci ABD’ye geri adım attıran Mukteda, siyaseten her geçen gün güçleniyordu. Felluce’de de Sünni isyancılarla çatışmakta olan ABD böylece, Mukteda’nın temel aktörlerden biri haline gelmesine, istemeyerek de olsa, zemin hazırlıyordu.
Mukteda kısa sürede Necef’in yanı sıra, Küfe, Sadr Şehri ve Kut’u kontrol altına aldı. Necef’te bulunan Sistani, ABD’nin ağustostaki ikinci saldırısı öncesi yurtdışına gitti, bu adım Mukteda’yı yakalama girişimlerine zımni destek gibi algılandı. Ağustos 2004’te ABD güçleri büyük bir yığınakla Necef’i tekrar kuşatıp, Hz. Ali Türbesine sığınan Mukteda’yı sıkıştırdı. Hükümet güçleri ve ABD, türbenin basılıp yaralı haldeki Mukteda’nın ele geçirilmesine karar vermişken, Ayetullah Sistani devreye girdi ve Irak’a dönüp, Mukteda’yı türbeden ayrılmaya, Mehdi Ordusu güçlerinin de Necef ve Küfe’yi boşaltmasına ikna etti. ABD böylece bir kez daha Mukteda’yı ele geçiremedi.
Mukteda 2005 ortalarına kadar, sekiz ay ortalıkta görünmedi, aldıkları yenilginin siyasi değil askeri olduğu ise kısa süre içinde ortaya çıkacaktı. Necef’teki ikinci çatışmanın ardından, şehir Bedir Ordusu’nun kontrolüne girdi, Sistani güçlendi ve Mukteda’dan medreselerinin kontrolünü Necef Havzası’na bırakmasını istedi, Kum’daki Ayetullah Haeri desteğini geri çekti, Sadrcılar için umutsuz bir ortam doğmuştu. Necef’teki ulema ve Sistani uzun süredir, işgal güçleriyle sürtüşmeye girmeyip, seçimlerin en erken vakitte yapılmasını ve bu suretle nüfus çoğunluğuna sahip olan Şiilerin iktidarın kontrolünü el almasını istiyordu, Mukteda’nın silahlı mücadelesine biraz da bu yüzden karşıydılar. Uzun bir süre ortada görünmeyen Mukteda da, bir süre sonra silahlı mücadeleden siyasi mücadeleye geçme kararıyla ortaya çıktı. 2005 yılı sonunda yapılan seçimlerde, Sadrcılar 275 sandalyenin 32’sini kazandı, Hükümete de girerek, sağlık ve ulaştırma bakanlıklarını aldı, bu adım yoksul kitleleri için istihdam kaynağı anlamına da geliyordu.
Babası II. Sadr gibi, Mukteda da (diğer Şii grupların aksine) Sünnilerle yakın ilişki tesisini savunuyordu. Mezhepçi olmayan bu Irak milliyetçisi tutum, Mukteda’nın daha sonraki adımlarında da belirleyici olacaktı. Mukteda ve babasının İran karşıtı tutumları da bu iki parametreden beslendi (ve onu besledi). Bununla birlikte, Necef’teki çatışmalardan sonra, İran’ın bir süre de olsa Mehdi Ordusu saflarına sızdığı, toplumda önemli bir karşılığı olmayan el-Hekim’in Bedir Ordusu yerine, Sadrcıları da kendi tarafına kazanmak istediği, bunun için Sadrcı milislerin bir kısmını maaşa bağladığı, Mukteda’nın gönülsüz de olsa buna bir süre rıza gösterdiği bilinmektedir.[9]
Şubat 2006’da, Bağdat'ın kuzeyindeki Sünni ağırlıklı Samarra kentinde, Şii 12 imamdan ikisinin mezarının bulunduğu Askeriye Türbesi'ne yapılan saldırının ardından, ülke sathında Şii ve Sünnilerin birlikte yaşadıkları bölgelerde iki mezhep taraftarları arasında oldukça kanlı çatışmalar yaşandı. Bu süreçte, Mehdi Ordusu’nun da Sünni karşıtı kanlı infaz ve saldırılarda yer aldığına dair çok sayıda haber ve görgü tanıklığı basına yansıdı. Mehdi Ordusu’nun nispeten gevşek yapısı ve mahalli komutanların inisiyatif kullanabilmesiyle bunu açıklayanlar olduğu gibi, doğrudan Mukteda’nın bu yönde emirler verdiği de iddia edildi. Bu süreçte enklavlarda yaşamaya zorlanan her iki gruptan insanların ve milyonlarca Iraklının iç göçmen haline dönüşmesinin yol açtığı kaos, sonraki dönemde DAEŞ’in zemin kazanmasına yol açtı ve Haşd-ı Şabi’nin mukabil operasyonlarına da zemin hazırladı ve iki topluluğun arası iyice açıldı.
Yaşanan bu süreçte dahli olduğu iddiasıyla Mehdi Ordusu ve Mukteda aleyhinde soruşturma dalgası başlatıldı, 2007-2008’de Başbakan Maliki ile Mukteda’nın arası iyice bozuldu. Sadrcıların önemli isimleri tutuklanma tehdidi karşısında yeraltına çekildi, hatta Mukteda’nın da İran’a kaçtığına dair söylentiler çıktı. Aynı dönemde, eski husumetleri olan iki aile, Sadr’ın Mehdi Ordusu ile el-Hekim’in Bedir Ordusu arasında yeniden çatışmalar yaşandı. ABD er geç Irak’ı terk edeceği için onlarla doğrudan silahlı çatışmaya girmeyi bu dönemde gereksiz bulsa da, Irak Şiilerinin kontrolü için el-Hekim ve diğer Şii önderlerle çatışmaktan hiç geri durmadı.
Kum’da ‘Gönüllü Sürgün’ ve İran’la İlişkileri
2008’de Basra’da Mehdi Ordusu ile hükümet güçleri arasında silahlı çatışmalar başladığında, Mukteda Kum’daydı. Kendi ifadesine göre, “Yarıda kalan dini eğitimini tamamlayıp, müçtehit mertebesine erişmek için” Kum’da bulunuyordu. İran’da bulunduğu bu ‘gönüllü sürgün’ hayatında, çoğunlukla Ayetullah Mahmud Haşimi Şahrudi’nin gözetim ve rehberliği altında kaldı. Şahrudi, Dava Partisi’nin kurucusu ve Mukteda’nın kayınpederi Muhammed Bâkır el-Sadr’ın (I. Sadr) en yakın öğrencilerinden biriydi, 1999–2009 yılları arasında Hamaney tarafından, İran’ın tüm yargı organlarını kontrol eden Yargı Erki’nin başkanlığına atanmış, Irak doğumlu (eğitimini Necef’te aldı) önemli bir din adamıydı. Bu dönemde İran, Mukteda gibi önemli bir figürün zarar görmesini de onun açıkça muhalefet ettiği ancak kendisinin Irak’ta yakın çalıştığı Maliki’nin başbakanlığının sıkıntılı geçmesini de tercih etmiyordu. Mehdi Ordusu’nun kendisini feshetmesi çağrısı yaptığı 2008–2011 yılları arasındaki İran ikametinin ardından, Mukteda, 2011 Ocak ayında yeniden Necef’e döndü. Ancak, zamanında Saddam’ın zulmünden kaçıp Irak’ı terk ettikleri için eleştirdiği dini-siyasi rakiplerinin hareket tarzını, bu sefer (Kum’daki ikametiyle) kendisi takip etmekle eleştirildi.
ABD başta olmak üzere uluslararası kamuoyunda, Mukteda uzun bir süre, bazen ‘düşmanlarına hiç acımayan bir mafya lideri’, bazen Irak’taki hükümetlerin zayıf halk tabanını güçlendirmek için ihtiyaç duyulan popülist bir din adamı olarak görüldü/gösterildi. Ancak, muhtemelen tüm bu ihtiyatlı görüşlerin arkasında yatan esas neden, Mukteda’nın yeni bir ‘Humeyni’ olabileceği endişesiydi. Ancak bu noktada, Mukteda’nın siyasi aklının ortalamanın oldukça üzerinde olduğu, İran’a yaklaşacağı ve uzaklaşacağı zamanları çok iyi tespit edebildiği, tüm retoriğine rağmen İran-ABD arasındaki ilişkilerin seyrini göz önünde bulundurduğu, Tahran’dan aldığı desteğin hiçbir zaman kendisini doğrudan ‘İran’ın vekili’ pozisyonuna düşürmemesine dikkat ettiği, zaman zaman İran’ı diğer bölgesel aktörlerle (Türkiye, Suudi Arabistan, Kuveyt vb.) dengelemeye çalıştığı, Iraklılık kimliğine yaptığı vurguyla bunu açıkça ortaya koyduğu görülüyor. Diğer taraftan Tahran’ın da, velayet-i fakih sistemini desteklemeyen Mukteda’nın, hiçbir zaman el-Hekim grubu gibi vekâlet ilişkisi tesis edebileceği bir profilde olmadığını gördüğü, zaman zaman Sadrcılarla yakınlaşmasının ABD ve diğer Şii gruplarla ilişkisinden bağımsız olmadığı, her halükarda Irak siyasetinin dengesi açısından Mukteda ile temaslarını sürdürmeye çalışacağı tespitleri yapılabilir.
Mukteda, Irak’a döndükten sonra, 2003 döneminin aksine, doğrudan silahlı çatışmaların içinde pek yer almadı. Bu dönemdeki söylemleri, yolsuzluk karşıtlığı, ABD müdahalesinin yanlışlığı, Iraklılık kimliğinin muhafazası ve Şii-Sünni birlikteliği üzerine yoğunlaştı. 2014’te DAEŞ karşıtı Şii askeri mobilizasyonuna Mehdi Ordusu’nun eski kadroları da destek verdi. 2016’da Yeşil Bölge’de on binlerce öfkeli takipçisine eylemler yaptırarak, kitleleri her dönemde harekete geçirebileceğini ve sokaklara hâkim olan en güçlü Iraklı siyasetçi olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu siyasi birikimini 2018 Mayıs seçimlerinde herkese gösterecekti.[10]
2018 Irak Seçimleri ve Sonrası
329 sandalyeli Meclis’te 54 koltuk kazanan Sadr’ın, komünist ve liberallerle ittifakı Sayrun, tek başına hükümeti kurabilecek dengenin epey uzağında. Seçim sonuçları, İran’ın her dönemde yakın ilişkide olduğu, bir kısmına askeri, lojistik, mali vb. destek verdiği Hadi Amiri, Haydar İbadi, Nuri Maliki, el-Hekim gibi Şii grupların ve Tahran’ın daima yakın temasta olduğu KYB (ve ondan ayrılan eski bileşenleri) gibi Kürt partilerin önemli ölçüde temsil edildiği bir meclis aritmetiği ortaya çıkardı.
Bu süreçte, Mukteda’nın diğer grupları ikna ederek, hükümeti kurabilecek bir çoğunluğa ulaşması, kurabilse bile bıçak sırtı dengelere yaslanacak böylesi bir bloğun istikrarlı bir şekilde iktidarda kalması oldukça zor görünüyor. Öte yandan, seçim süreci ve sonrasında, Tahran’dan gelen sinyaller ise, Irak siyasetinde gerçek ‘oyun kurucunun’, 2003 sonrası her dönemde olduğu gibi yine İran olacağını işaret ediyor. 2010 seçimlerinde, 92 sandalye kazanıp birinci olan İyad Allavi’nin yerine, Tahran’ın ikinci sıradaki Maliki’nin hükümeti kurması için yaklaşık 10 ay arabuluculuk yaptığı ve sonuçta Şii grupları buna ikna edebildiği göz önünde bulundurulunca, bu senaryonun tekrar gerçekleşebileceği ihtimali, Mukteda’nın hükümeti ‘Bağdat’ta kurma’ ihtimaline göre daha gerçekçi görünüyor.[11]
Mukteda’nın son dönemde başta Riyad olmak üzere, Körfez Arap ülkelerine yaptığı ziyaretler ve Irak siyasetinde Suudilerin yeniden bir denge unsuru olma çabaları ise, her ne kadar İran açısından olumsuz bir senaryoya işaret etse de, sahadaki gerçekler (Sünnilerin güçsüz ve parçalı görüntüsü, Mukteda’nın hükümeti kuramama ihtimali vs.), mevcut statükonun devamı ihtimalini daha güçlü kılıyor. Bununla birlikte, Mukteda’nın sokaklara da hâkim olan güçlü bir ana muhalefet bloku oluşturması, İran’ın (ve müttefiklerinin) Bağdat’taki etkisini bir miktar sınırlandırabilecektir.
Nihayetinde, Mukteda’nın son 15 yıldaki dönüşümü, yazının başında değinilen Newsweek’in haber-yorum metinlerinde de görüldüğü üzere, Irak’ın geleceği açısından da büyük önem taşıyor. Ateşli bir Şii savaşçı olarak kariyerine başlayan ve zaman zaman İran’la işbirliği halinde kan akıtmaktan çekinmeyen Mukteda’nın, komünist ve liberal-sol gruplarla ittifak yapabilmesi, aslında ne kadar pragmatik bir siyasetçi olduğunun da göstergesi. Bu nedenle, önümüzdeki dönemde, İran, Suudi Arabistan, Türkiye, BAE gibi ülkeler bir yana, ABD ile dahi yan yana gelebilmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Diğer taraftan, Irak’ın toprak bütünlüğü, Şii-Sünni çatışmasının önlenmesi ve Iraklılık kimliğinin korunması açısından, Mukteda’nın durduğu yerin sembolik olmanın ötesinde bir ehemmiyeti olduğu aşikârdır.
 
[1] Her iki Newsweek nüshasındaki makalelerin mukayesesi için bkz:
-Jeffrey Bartholet, “Moqtada al-Sadr and US’s Fate in Iraq”, 3 Aralık 2006, http://www.newsweek.com/moqtada-al-sadr-and-uss-fate-iraq-105197
-Brendan Cole, “Muqtada al-Sadr: Firebrand Shiite Anti-U.S. Cleric May Hold Balance of Power in Iraq”, 14 Mayıs 2018, http://www.newsweek.com/who-moqtada-al-sadr-firebrand-cleric-who-once-fought-us-holds-balance-power-924025
 
[2] Sadr ailesinin modern dönem Şii dünyası içerisinde evlilik ve akrabalık yoluyla oldukça önemli dini ve siyasi nüfuzu bulunmaktadır. Metin içinde ailenin Irak kolundaki etkili isimlere ayrıca değinilmektedir.
Buna ilaveten, İran’daki önemli din adamlarından Ayetullah Muhammed Bakır Tabatabai, Musa el-Sadr’ın eniştesidir. 1979 Devrimi’nden sonra İran Hükümeti’nin Başbakan Yardımcısı ve Sözcüsü, sonradan Almanya Büyükelçisi olan Sadık Tabatabai, Musa el-Sadr’ın yeğenidir. İran’ın eski Cumhurbaşkanlarından Muhammed Hatemi’nin eşi ve Ayetullah Humeyni’nin oğlu Ahmed Humeyni’nin eşi de Musa el-Sadr’ın yeğenidir. Keza, Sadr’ın oğlu da Ayetullah Humeyni’nin torunlarından biriyle evlidir.
 
[3] Patrick Cockburn (2008), Moqtada al-Sadr and the Battle for the Future of Iraq, New York: Scribner Publications, ss. 110-113
 
[5] Her ne kadar, Mukteda el-Sadr taraftarları el-Hoyi cinayetini üstlenmese de, bağımsız kaynakların anlatımları ve olay esnasındaki kalabalığın kompozisyonu, hadisenin sonuçları vb. faktörler ‘olağan şüpheliyi’ işaret etmektedir. Cinayetin Sadrcılara ilişkin ilginç detayları için bknz: Jeffrey Bartholet, “Moqtada al-Sadr…”; Faleh A. Jabar (2005), The Shi'ite Movement in Iraq, London: Saqi Books, ss. 17-19
 
[6] Cockburn (2008), Moqtada al-Sadr and the…, ss.127-137
 
[8] Cockburn (2008), Moqtada al-Sadr and the…, ss. 139-140
 
[9] Melahat Kemal, “Sadr Ailesi: İran ile ilişkileri ve Irak siyasetindeki yeri”, 1 Mayıs 2016, https://www.timeturk.com/sadr-ailesi-iran-ile-iliskileri-ve-irak-siyasetindeki-yeri/haber-142509
Cockburn (2008), Moqtada al-Sadr and the…, ss. 166-170
 
[10] Mohamad Bazzi, “The Reinvention of Iraq's Muqtada al-Sadr”, 24 Mayıs 2018, https://www.foreignaffairs.com/articles/2018-05-24/reinvention-iraqs-muqtada-al-sadr
 
[11] Ali Mamouri, “Irak seçimleri: İran etkinliğini korumak için uğraşıyor”, 17 Mayıs 2018, https://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2018/05/iraq-election-abadi-maliki-sadr-iran.html
Alptekin Dursunoğlu, “Sadr’ın ‘zaferi’ Irak’ın belirsizliği”, 20 Mayıs 2018, http://www.ydh.com.tr/YD548_sadrin-zaferi-irakin-belirsizligi.html