blog

KİTAP İNCELEMELERİ: PARÇALANMIŞ İMGELER

Kitap Adı: Parçalanmış İmgeler: Suriye’de Militan Putkırıcılığın Kökenlerine Yolculuk
Yazar: Fred A. Reed
Yayınevi: Nesil Yayınları
Yayın Tarihi: 2008 Ekim
Özgün Adı – Basım Tarihi: Shattered Images: The Rise of Militant İconoclasm in Syria (Talonbooks, 2003)
Sayfa Sayısı: 303 sayfa
 
Günümüzde iç savaş, terör eylemleri, askerî operasyonlar ve siyasî istikrarsızlıkla anılan Suriye coğrafyasının zengin kültürel birikimi öteden beri Batılı sosyal bilimcilerin ilgisini çekmiştir. Etkili bir ticaret merkezi olmasının yanında birçok dinî geleneğe, mezheplere ve tasavvufî akımlara ev sahipliği yapan -Osmanlı’daki adıyla- “Bilad’üş Şam”, sadece Ortadoğu’nun değil aslında tüm insanlık tarihinin en önemli bölgelerinden biri olarak bilinmektedir. Hem Yahudi-Hristiyan hem de İslam geleneğinde kritik hadiselerin yaşandığı, çok sayıda imparatorluğa beşiklik yapan Suriye coğrafyası, çektiği ilgiyi hak etmektedir. Osmanlı İmparatoru Yavuz Sultan Selim’in Doğu Seferi ile Türk hâkimiyetine giren ve 1. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Osmanlı yönetiminde kalan Suriye bölgesi, BAAS ideolojisine kaynaklık etmiş Pan-Arabizmin köklerine de sahiptir. Keza Şam’da neşvünema bulan Pan-Arabizm, daha sonra Suriye ve Irak’ta siyasî gücü ele geçirecek olan BAAS Partisi’nin de temelini oluşturmaktaydı.
 
Günümüzde Arap dünyasının karşı karşıya bulunduğu çalkantılı atmosferi anlamak adına merkezî bir rolde bulunan Suriye’nin köklerine yolculuk yapmak bu anlamda ufuk açıcı nitelikte olacaktır. Kanada Sanat Konseyi ve Kanada Hükümeti’nin destekleriyle Suriye’de İç Savaşı’ndan 8 yıl önce, 2003’te yayımlanan Parçalanmış İmgeler, daha sonra ihtida eden bir Kanadalı yazarın gözüyle savaş öncesi Suriye’ye ışık tutuyor. Yayınlandıktan 5 yıl sonra Nesil Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan eser Hz. İsa döneminden başlayarak Doğu Roma’daki putkırıcılık hareketini, Emevi ve Abbasi hükümranlığını, Osmanlı yönetimini ve emperyalist işgali bölge halkıyla yapılan mülakatlar üzerinden aktarıyor. Kitap aynı zamanda bir şehrengiz gibi Şam’dan Guta’ya, Hama’dan Antakya’ya, Beyrut’tan İstanbul’a sıra dışı yolculuklar içeriyor.
 
Tüm bu örgüde yazarın ilginç hayat hikayesi kitaba ayrı bir derinlik katıyor. 1939 Kanada doğumlu Fred A. Reed uluslararası bir gazeteci ve ödüllü bir mütercim olmakla birlikte aynı zamanda Ortadoğu çalışmalarıyla öne çıkan saygın bir araştırmacı. 1992’de “Ortadoğu’yu Resmederken” (L’Orient Imaginaire) adlı tercümesiyle Genel Vali Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Reed, Japon yazar Aki Shimazaki’nin ilk romanı “Tsubaki”yi de İngilizceye kazandırmış. Kartpostalları: Humeyni Sonrası İran (1994), Salonica Terminus: Balkan Kabusun Yolculuklar (1996) ve Anadolu Kavşağı (1999) isimli eserlerin altında imzası olan yazar Kanada’nın Quebec şehrinde bir Müslüman olarak yaşamına devam ediyor.
 
“İnsanın ilahi olanı algılamasını simya ile değil, siyasi bir irade ile dönüştürme. Siyasi yoldan onun semavîye bakış açısını değiştirme. Ne olduğu tartışmalı olan bu girişimden tek bir kelime geriye kalır: putkırıcılık.” Yerleşik düzene, geleneklere ve inançlara karşı radikal bir karşı çıkış olarak literatüre giren kavramın ortaya çıkışı, Doğu Roma İmparatoru Leo ile başlıyor. Bu dönemde Hristiyan ikonalarına ve ardındaki düşünce yapısına yönelik devlet destekli bir itiraz olan putkırıcılık İstanbul’dan Antakya’ya, Şam’a ve dönemin tüm Hristiyan coğrafyasına yayılır. 717’den 867’ye kadar süren “putkırıcı” Doğru Roma Hanedanı, Hristiyan geleneği açısından önemli bir dönüm noktası olur. “Tasvirin kendisinin, eninde sonunda tasvir etme iddiasında olduğu şeyin yerini aldığını” öne süren bu akım, Hristiyanlığın ikonalar ile “yörüngesinden çıktığını” savunur. Kitapta, İstanbul’da ortaya çıkarak Antakya’ya ve Şam’a ulaşan, böylece tarihi Suriye coğrafyasında önemli izler bırakan putkırıcılığın günümüzde de etkilerinin izlenebileceği öne sürülüyor ki bu, kitabı benzersiz kılan orijinal bakış açılarından biri.
 
Bu geniş arka planın üzerinde yazarın “düşünce arkeolojisi” iddiası Antakya-Şam hattında derinlikli bir tarihsel okumayı beraberinde getirdiği gibi, bu havzanın zengin birikimini de keşfetme fırsatı sunuyor. Hama’da bir kahvede, Şam’da bir internet kafede veya Halep sokaklarında hep aynı sorunun peşinden gidiyor kitap: “Şam’ı ebedi kılan nedir?” Yazar bu soruyu bir yerde cevaplandırıyor: “Şam’ı ebedî kılan ilk Müslümanların getirdiği düşüncelerdir.”
 
Kitabın Güle Güle Suriye başlıklı birinci bölümü ile yazar bu düşüncelere ışık tutmak ve okurları bir “medeniyet yolculuğu”na çıkarmak adına Şam Ulusal Müzesi Müdürü ile Hristiyanlığın doğuşu, Suriye’de yayılışı, Pers İstilası’nın getirdiği kargaşa ve nihayet 635’te Şam kapılarının Müslümanlara açılışını gözler önüne seriyor. Yazar, Şam’ı eşsiz kılan özelliklerin başında eşsiz ikliminin geldiğinden bahsediyor: “Şam, şehrin birkaç kilometre kuzeybatısında yağışlarla beslenen, Barada Irmağı tarafından sulanan yeşil bir vaha olan El Guta’nın merkezinde yer alır. Şehrin, zengin ve verimli toprakları, koru ağaçlıkları, Mekke ve Medine’nin fırın gibi yakıcı veya Kuzey Irak’ın hamam gibi boğucu sıcağından daha serin ve kurak yazları vardır.” Yazarın alıntıladığı bir başka cümle ise Kanadalı bir “düşünce arkeoloğunun” neden Şam’a, Suriye’ye ilgi duyduğunu veciz biçimde açıklıyor: “Suriye ile ilgili konuşmak medeniyeti konuşmaktır.”
 
Emevi Camii’nin Gölgesinde başlıklı ikinci bölümde; Şam’ın kült mimarî eseri Emevi Cami’nin şehrin ve bölgenin kalbi niteliğinde olduğu anlatılırken caminin yapılış sürecine de yer veriliyor: “Emevi Camii’nin duvarlarında insanoğlunun bilgisi dahilinde olup da tasvir edilmemiş bir ağaç veya şehir bulmak imkansız gibi bir şeydir. Mozaikçiler bu resimlerle halifeliğin hakimiyetini ifade etmeyi amaçlamaktadırlar.” Mimarîye kadar yansıyan bu vizyon, yeni doğan İslam Medeniyetinin evrensel görüşünü de barındırırken bir “emperyal düşünce”nin doğduğuna işaret ediyor. Yazarın Emevi Camii’nin yapılış dönemiyle günümüz arasında kurduğu analoji, Şam’ın “emperyal merkez” konumunun farklı formda da olsa günümüze taşındığının bir göstergesi. Yazarın sohbetine katıldığı Şeyh Ahmet Kuftaro’nun şu sözleri bu konumun en azından Arap dünyası açısından devam ettiğini ve Şam’ın canlı bir düşünce hayatın sahip olduğunu açıklıyor: “Arap milliyetçiliği bize 22 ülke ve bu ülkelere giriş çıkış yapabilmek için 22 tane vize ihtiyacı sundu. Peki Arap milliyetçiliğinin İslam’a faydası nedir? Araplar için ne başarmıştır şu ana kadar?”
 
Hama Kanunları başlıklı üçüncü bölüm, modern Şam’a damgasını vuran Esad hanedanının doğuşunu, yükselen muhalefeti, Müslüman Kardeşler Hareketi’ni ve rejimin Hama’daki insanlık dışı eylemlerini Hareketin kilit isimlerinden Halid el-Cami ile konuşuyor. İşkence veya açlıktan 8 Şubat 1976’da Mervan Hadid’in hayatını kaybetmesi ile cihat ilan eden İhvan, Esad rejimini devirmek için silahlı mücadeleye başvurmayı seçer. Yayımladığı bildiride “Zalimler İslam’ı yok etmek için harekete geçene kadar cihada başlamadık.” ifadelerine yer verir. Hama ve Halep’i içine alan kuzey kanadı ile Humus ve Şam’ın yer aldığı güney kanadı arasındaki ayrılık, Hareketin ortak bir strateji geliştirilmesine engel olacaktır. Halid Bey’in anlatımına göre Halep’teki kuzey kanadı 20 yıllık başarısızlığı gösterip şiddet ve politikayı birleştirmek istiyorken Şam kanadı politik mücadeleyle iktidarı ele geçirmeyi hedefler. Bu esnada ayrı olarak ortaya çıkan ve kendini “öncü” olarak adlandıran Hama kanadı ise silahlı mücadelenin tek çözüm olduğunu savunur. 1979’da Hama grubuna doğrudan dahil olduğunu anlatan Halit Bey bu şekilde rejimin kuşkularını üzerine çeker ve takibata maruz kalır. Halit Bey’le birlikte çok sayıda İhvan lideri hapse girerken rejim güçlerinin İsrail’in Gazze operasyonlarını örnek alarak gerçekleştirdiği “şehir savaşı” ile Hama’da büyük bir sivil katliamı yaşanır. İzleri hala silinmeyen katliam günümüzde de Esad rejiminin totaliter baskısının trajik sembollerinden biri olarak tarihe geçer. Hala yürürlükte olan Hama Kanunları ise Esad rejiminin toplumsal muhalefete karşı ayakta durma stratejisi olarak öne çıkıyor. Yazarın bölüm sonunda yer verdiği görüşleri ise iç savaştan 9 yıl önce yazılması hasebiyle oldukça manidar görünüyor: “Suriye kendisini iki zincirle bağlı buldu günümüzde. Hama kanunları gölgesinde hiçbir demokratik reform fayda vermez. Çünkü söz konusu kanunlar günümüzdeki devleti ayakta tutuyor. Onları kaldırınca devlet çöker. Görünmeyen bir muhalefet şekillenmeye başlıyor. Bu hareketin son halkçı, sivil, barışçıl, gizli, mezhepsel veya şiddeti kullanan şekli ise devletin buna nasıl cevap vereceğine göre belirlenecek. Yani devletin sadece Şam’daki liberal akademisyenlere değil, sessiz ve şekilsiz genç nesle nasıl karşılık vereceğine bağlı.”
 
Ali ve Onun Nesli başlıklı dördüncü bölüm, Suriye’deki İsmaililere ayrılmış. Yazar, Tahran’ın kuzey kesiminde bulunan Rudbar Ovası’na nâzır Alamut yıkıntılarını ziyaretini anlattıktan sonra Suriyeli İsmaililerin merkezi Misyat’a hareket ediyor; Hz. Ali’nin hilafeti, Hariciler ve Kahire’deki Fatımi hilafeti ile kısa bir İslam tarihi yolculuğuna çıkarıyor. Ardından, Suriye Aleviliğinin dinî ve tarihî köklerini açıklayan yazar, Esad rejiminde bir azınlık olarak Alevilerin hangi süreçlerden geçerek bir askerî ve siyasî elit grubu olduğunu aktarıyor: “Fransa’nın kolonyal politikası geri kalmış bu azınlıktaki köylüleri böl ve parçala stratejilerinin aracı olarak kullanacaktı. Toplumun çok küçük bir azınlığını temsil eden bu gruptan politik ve askeri elit bir tabaka çıkararak ülkeye hükmedecekti. BAAS Partisi’nin Pan-Arabizm ideali adına hareket eden bu elit grup 50 seneden az bir süre içinde Suriye devletinin kontrolünü ele geçirecekti.” Kitabın dördüncü bölümünde ayrıca, Suriye’nin bir diğer azınlık grubu olan Dürzîlerin yoğun yaşadığı Süveyda’da yaptığı görüşmelerden hareketle yazar, bu grubun ülkedeki rolüne dair bir okuma sunuyor. Fransız işgaline karşı 1926’ya kadar Sultan el-Atraş önderliğinde ayaklanan Dürzîlerin bu hamlesi sonunda bastırılmıştı. Yazarın bu toplum hakkındaki gözlemleri ise aslında hem Suriye hem de bütünüyle Ortadoğu için “Batıyla karşılaşma” anlamında kayda değer bir analiz olarak öne çıkıyor: “Dürzî toplumunun merkezi olan Süveyda’da gözlemlediklerim, Batı tipi ‘gelişme’ modeline meraklı ancak sosyal bağları kuvvetli olan bu geleneksel, sosyal ve ruhanî hikmete dayalı topluma pek bir şey sunmuyor. Aynı şekilde Amerikalıların da Iraklılara bir şey vereceğini sanmıyorum. Muzaffer küreselleşme Irak’ta, Fransızların Dürzî Dağı’nda karşılaştığı direnişe benzer bir direnişle karşılaşacak. Arap ve İslam dünyasının başka yerlerinde de direniş olacak.” 2002 yılında kaleme alındığı dikkate alındığında bu satırlar, sağduyulu bir şarkiyatçının gözüyle Suriye üzerinden tüm İslam dünyasına yönelik gerçekçi bir öngörü.
 
Lanet Olasıca! başlıklı beşinci bölüm, Şam’daki Ali Şeriati türbesini ziyaret eden yazarın bir başka öngörüsüyle başlıyor: “Gizli, mütevazı ve iddiasız olan bu türbe; İran, Lübnan ve Suriye’yi birbirine bağlayan, gizli ve kompleks olan tarihi, kültürel, dinî ve politik bağı da içeriyordu. Bu bağın varlığını anladığımda, emperyal güçlerin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek için niye parçalamaları gerektiğini daha iyi anladım.” 1979 İran Devrimi’nin gerçekleşmesinde “itici güce” sahip önderlerden olan Ali Şeriati, Şah rejiminin gadrine uğramış ve İran’ı terk ettikten sonra dahi gizli servisin takibatından kaçamamıştı. Devrim’i göremeden, Haziran 1977’de Londra’da infaz edilen Şeriati, Şam’da, Hz.Zeynep Türbesi’nin yanında yatıyor. Şeriati’nin naaşının Şam’a getirilmesi için Esad’a baskı yapan Musa Sadr ise Lübnan’daki Emel Hareketi’nin en etkili lideri olarak biliniyor. Şeriati Türbesi izlenimleriyle bölüme başlayan yazar daha sonra Musa Sadr üzerinden Lübnan Emel Hareketi’nin dinamiklerini anlatıyor ve hareketin bugünkü Hizbullah’a dönüşme sürecine dair bilgiler paylaşıyor. Lübnan İç Savaşı ve Hafız Esad’ın savaştaki rolüne değinen yazar ayrıca 2000’deki Hizbullah-İsrail Savaşı’nın gelişimi ve Suriye’ye etkileri üzerine detaylı bir anlatım sunuyor.
 
Kitaba adını veren Parçalanmış İmgeler başlıklı altıncı bölüm, İlk AK Parti hükümetinin kurulduğu yılda, İstanbul’da açılıyor. Kitabın girişinde yer verilen putkırıcılık hareketinin çıktığı İstanbul’da iz süren yazar, Doğu Roma İmparatoru Leo’nun 726’da başlattığı ilk hareket, Hristiyan ikonlarına karşı sert bir muhalefet ile Hristiyan geleneğinde kritik bir dönem olarak öne çıkar. Daha sonra Antakya’ya taşınan putkırıcılık akımı sekizinci yüzyılın başına kadar yayılır. “Zengin Antakyalılar yarı tanrısal olan mitolojik figürlere bağlılıklarını zamanla dinî putlara kaydırırken Suriyeli tebaanın putlara karşı düşmanlığı daha da kuvvetlenir.” Yunan Ortodoks ve Katolik Kiliseleri put karşıtlığını tel’in ederek 116 yıl aradan sonra 842’de, alınan kutsal resimlerin yeniden kiliseye asılması kararını uygular. Ancak daha küçük ve eski bir cemaat olan Yakubîler, yani Suriye Ortodoksları daha belirsiz bir tavır takınır.
 
Putkırıcılık geleneği dinsel, sosyal ve siyasal anlamda ülkenin yapısında etkinliğini sürdürür. Yazarın bu tür örneklerle, o dönemdeki putkırıcılık ile modern Suriye’deki “totaliteryenizm” ve Batı emperyalizmi karşıtlığı arasında kurmaya çalıştığı ilişki ise kitabın derinliğini artıran noktaların başında geliyor.
Meridyen başlıklı yedinci ve son bölüm, bu ilişkiye yönelik yazarın belirgin bir açıklamasıyla başlıyor: “Bu diyarda devlet ve dinin gücü birleşip Hristiyanlığa meydan okumuştu. Daha önce böyle bir şey hiç yaşanmamıştı.” Şam’dan başlayarak Guta, Hama, Halep ve Humus’a uzanan kitabın yolculuğu Urfa’da, Seyyid Rıdvan Bey’le yapılan görüşmeyle sona eriyor. Yazarın Rıdvan Bey’den alıntıladığı cümleler ise putkırıcılığın insanlık tarihindeki rolü üzerine etkileyici bir nitelikte: “İçimizde de putlar var. Onları göremiyoruz. Bizim arzularımız putlarımızdır.  Bu zamanda bizler içimizdeki putları kırmalıyız. Semavi hakikatlerin yerine ikame etmemeliyiz.” Şam’da ve diğer şehirlerde Baba Esad rejiminin ülkenin tüm alanlarında açıkça hissedilen diktatöryel eğilimlerini kitap boyunca anlatan yazar 2002’de şu öngörüsüyle günümüze sesleniyor: “Yeni bir putkırıcılık hareketi ufukta gözüküyor. Patlak vermesi çok yakındır. Trajik olan biz Batılılar taptığımız putların körü olduk, onlarla sarhoş olduk, ancak putlarımızı bilmiyor, tanımıyor, ifade edemiyoruz. Doğru veya değil, bizim medeniyetimiz (Batı), benlik imajıyla sarhoş olmuş, gözünü kan bürümüş, yok olmayı bekleyen büyük bir canavar olarak algılanacaktır.”
 
Kanadalı bir şarkiyatçının 16 yıl önce yazdığı bu satırların hemen hemen tümüyle gerçekleştiğini görmek oldukça etkileyici. Hristiyanlığın doğuşundan teolojik tartışmalara, İslam medeniyetinin yükselişinden iç çatışmalara, birçok medeniyete ev sahipliği yapmış ve buna devam eden bir coğrafyada Batı-İslam karşılaşmasını incelemek elbette benzersiz bir deneyim sunuyor. Kitap bittikten sonra okurun zihnine kazınan cümle ise yazarın Şam’da görüştüğü bir akademisyenin şu sözü oldu: “Suriye ile ilgili konuşmak medeniyeti konuşmaktır.”