blog

ORTADOĞU’YA BAKIŞ: AĞIR BİR VALSTEN, ÇILGIN BİR KILIÇ DANSINA

Ortadoğu özelinde, uluslararası ilişkiler sahnesinin yine baş döndürücü bir hızla çalkalandığı, ‘çocukları bile ihtiyarlatan’ günlerden geçiliyor. İçinde bulunduğumuz dönem, muhtemelen müteakip birkaç yıldaki büyük değişim ve dönüşümler açısından belirleyici olacak. Bunu yakından görmek için, sadece son bir ayda yaşanan gelişmelere topluca bakmak kâfi:
-İsrail 2012’den bu yana, Suriye’de yüzden fazla stratejik ve askeri noktayı hedef alıp, Suriye ordusunu, İran milislerini, silah depolarını, üsleri vurdu. 29 Nisan’da, 200 kadar İran menşeli füzenin vurulduğunun duyurulduğu Hama’daki İran askeri üssündeki patlamalar, bölgede ‘2,6 şiddetinde depreme’ yol açtı. İran, sert karşılık vereceğini duyurdu.
-Saldırının hemen ardından, 30 Nisan’da İsrail parlamentosu Knesset, Başbakan ve Savunma Bakanına olağanüstü koşullarda savaş ilan etme yetkisi veren yasayı kabul etti. Aynı gün, Netanyahu, Tahran’ın nükleer anlaşma (JCPOA) öncesinde yürüttüğü gizli nükleer programına dair yeni ayrıntılar ortaya koyan ve MOSSAD’ın ele geçirdiği iddia edilen belgeleri bir sunumla kamuoyuna aktardı.
-6 Mayıs’ta yapılan Lübnan seçimlerinde İran destekli Hizbullah ve müttefikleri büyük bir zafere imza atarken, Suudi Arabistan-Batı destekli Sünni partiler ağır yara aldı.
-ABD Başkanı Trump 8 Mayıs’ta, İran’la yapılan nükleer programla ilgili anlaşmadan tek taraflı olarak çekildiklerini açıkladı.
-10 Mayıs’ta İsrail tarafından, Suriye’deki İran hedeflerine 28 savaş uçağıyla yapılan saldırıda 60 füze, karadan da 10 füze fırlatıldı. Suriye’deki İran güçleri de İsrail’in kontrolündeki Golan Tepeleri’ndeki askeri hedefleri füzelerle vurdu.
-12 Mayıs’ta, DAEŞ gailesi sonrası Irak’taki ilk genel seçimler yapıldı, İran’a yakın Şii partilerin meclise yeniden hâkim olmaları bekleniyor.
-14 Mayıs’ta ABD’nin İsrail Büyükelçiliği, Tel Aviv’den Kudüs’e taşınacak.
-İsrail-Gazze sınırında, 30 Mart Toprak Günü’nde başlayan ve halen süren Büyük Dönüş Yürüyüşünde şimdiye kadar 53 Filistinli hayatını kaybederken, 8 bine yakın kişi de yaralandı. 15 Mayıs İsrail’in 70. kuruluş yıldönümü, bu tarihte kayıplar daha da arttı.
-Yemen’de Suudi Arabistan öncülüğündeki hava bombardımanı ve buna karşılık İran destekli Husilerin, Suudi şehirlerini hedef alan füze saldırıları da tüm hızıyla sürüyor.
İki Kritik Sorun: İran Nükleer Dosyası ve Suriye
Yukarıda alt alta sıralanan gelişmeleri birlikte değerlendirince, iki bölge ülkesi İran ve İsrail’in hızla bir savaşa doğru gittiğini görmek zor değil. Tel Aviv’le Tahran arasında 1979 Devrimi’nden beri gergin olan ilişkiler, mevcut konjonktürde Suriye iç savaşı ve İran nükleer programı bağlantılı gelişmelerle daha da tırmanıyor. Hatırlanacağı üzere, 2015’te P5+1 ülkeleriyle İran arasında imzalanan ve nükleer program için çözüm perspektifi sunan anlaşma (JCPOA) sürecinde, 2016’daki ABD Başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi bir adayın seçilme ihtimalinin sorunu iyice çözümsüz kılabileceği ve Obama görevdeyken anlaşma için acele edilmesi gerektiği argümanı sıkça kullanılmıştı. O dönemde ABD’deki Cumhuriyetçilerle birlikte İsrail ve Suudi Arabistan (ve Körfez Arap ülkeleri) anlaşmaya sertçe karşı çıkmış ve adeta ‘bu iş burada bitmez’ mesajı vermişlerdi. Gerçekten de tüm itirazlara rağmen anlaşma imzalanıp yürürlüğe konuldu, BM Güvenlik Konseyi’nde de kabul edildi; lakin ‘hesabın kapanmadığı’ 2018’e gelindiğinde iyice anlaşıldı.
Ancak, bölgede İsrail’in elinde nükleer silahlar varken, nükleer silah elde etmeye gayret eden Tahran’a bunun yasaklanmasının doğurduğu çelişkiler ise hâlihazırda kimsenin umurunda görünmüyor. Hâlbuki Ortadoğu’da nükleer silahların bütünüyle yasaklanmasına dair BM öncülüğündeki girişimlerin tamamı İsrail (ve ABD) tarafından engellendi. İsrail’in güvenliği meselesi, diğer tüm anlaşmazlıklarda olduğu gibi, her türlü hak-hukuk ve adalet kavramlarının üzerinde görülüyor. Riyad’dan gelen, ‘İran nükleer silah sahibi olursa biz de bu yola gireriz’ açıklaması ise bölgedeki nükleer silahlanma yarışının geleceği açısından kaygı verici.
Suriye’deki vekâlet savaşına İran’ın, önce Hizbullah ve uluslararası (başta Iraklı ve Afgan) Şii milislerle, ardından doğrudan Devrim Muhafızları’nın elit Kudüs Güçleri ile katılması, bölgede zaten var olan ‘Şii hilali’ korkularını iyice alevlendirdi. Hizbullah’ın İsrail’e karşı askeri-siyasi sahada güçlü şekilde direnmesi, Kudüs Güçleri için Irak’ın da savaş pratiği laboratuvarına dönmesi, şimdilik gözden uzakta olduğu için çok fazla dikkat çekmese de Yemen’de de aynı pratiğin yaşanması gibi tehlikeli gelişmeler, bu gerginlikte belirleyici oldu. Diğer taraftan, İsrail’in Filistinlilere karşı yıllardır devam eden zulmü ve son haftalarda bunun şiddetinin artması ise, en azından bir cephede yumuşama beklentilerini de ortadan kaldırdı. Yaklaşan Ramazan ayı ve Cumaların bu şiddeti daha da artırması sürpriz olmayacak.
Rusya ve AB’nin Çözüme Bir Katkısı Olabilir Mi?
Rusya hâlihazırda Suriye’deki en kudretli aktör, IŞİD haricindeki her aktörle doğrudan teması var ve Suriye sorununa bir çözüm bulunması mümkünse, bu, büyük ölçüde Moskova’nın girişimleriyle mümkün olabilir. Öte yandan Rusya, ABD’nin çekildiğini açıkladığı İran nükleer anlaşmasını da AB ve Çin’le birlikte sahipleniyor ve devamını şiddetle savunuyor (en azından görüntü bu yönde). AB ise (daha doğrusu Fransa, Almanya ve İngiltere), ekonomik çıkarları gereği, yaptırımların kalkması sonrası 2017’de 21 milyar euro ticaret hacmine sahip olduğu İran pazarını kaybetmek istemiyor. Ama hem Rusya hem de AB, İsrail’i de gözetmek amacında ve doğrudan karşısına almamak hususunda oldukça hassas hareket ediyor.
Dolayısıyla, bu girift denklemde, her biri ABD ile ayrı ayrı sorunlar yaşamakta olan Rusya, AB ve Çin’in, sırf İran’ın nükleer faaliyetlerinin barışçıl tabiatına itimat ederek, ABD’yle açık bir cepheleşmeye gireceğine doğrusu hemen hemen kimse ihtimal vermiyor. Rusya’nın, hava sahasını bütünüyle kontrol ettiği Suriye’de, İsrail’in artık rutin hale gelen İran ve Suriye üslerine yönelik hava saldırılarını ‘kınar gibi yapması’ fakat engellemek için en ufak bir girişimde bulunmaması bu tezi doğruluyor. Diğer taraftan, Rusya’nın, krizlerden beslenen dış politikası da, ABD’nin muhtemel İran karşıtı hamlelerine ve İran-İsrail husumetine yönelik tutumu hakkında yeterince fikir verici. Bazı çevreler, Rusya’nın İran-İsrail ihtilafı ve nükleer program konusunda arabulucu/kolaylaştırıcı bir rol oynayabileceğini düşünüyor. Her ne kadar İran buna çok sıcak baksa da, ihtilafın diğer tarafları olan İsrail ve ABD’nin bu tür bir diplomatik girişime yanaşmayacağı görülüyor. Her iki ülkenin son dönemdeki agresif hamleleri, bu ihtimali daha da dışlıyor.
Uçurumun Kenarında Tehlikeli Dans
Nükleer anlaşmanın tekrar müzakereye açılmasına İran ‘şimdilik’ sıcak bakmasa da, ‘bir şekilde’ ikna edilebilmesi mümkün. Bunun için AB’nin, Tahran’ın sahip olduğu balistik füze programının da görüşmelere dâhil edilip sınırlandırılması talebine verilecek yanıt, İran’daki rejimin geleceği açısından belirleyici olacaktır. Bununla birlikte, uzun süredir İran’a diş bileyen ve Ortadoğu’daki artan etkisini sınırlamak için fırsat kollayan İsrail-ABD-Suudi Arabistan üçlüsünün (daha doğrusu Trump-Netenyahu-bin Selman triosunun), diplomatik çözümle ‘vakit kaybetmek’ istemedikleri, sahadaki eylemleriyle görülüyor.
Her türlü hamasi retoriğine rağmen, İran, Suriye’deki füze düellosunu düşük yoğunluklu tutmak isteyecektir, ancak var olan gerginliğin hızla tırmanması ve bir adım sonra doğrudan İran topraklarının saldırıya uğraması olasılığı daha yüksek görünmektedir. Bu tehlikeli sahnede, Rusya-AB gibi aktörlerin cılız çabalarının sürecin seyrine fazla bir etkide bulunması mümkün olamayabilecektir. Zira Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın da son dönemde sıkça vurguladığı gibi, “Ortadoğu’nun yeni Hitler’ini durdurmak için”[1] Tel Aviv-Washington-Riyad ittifakı açısından ‘sorunu kaynağında çözme, İran’a artık kendi topraklarında bedel ödetme’ yaklaşımı bu aşamada belirleyici durumda. Sert atmosferin sürmesi durumunda, İran’daki ılımlı-pragmatik cephenin ve Cumhurbaşkanı Ruhani’nin zemin (hatta iktidarı) kaybetmesi de olası; 1980–88 arası dönemi hatırlatan bu konjonktürde, bazı çevreler tarafından asker kökenli bir Cumhurbaşkanı beklentisi de dillendiriliyor, bu da gerginliğin artarak sürmesi anlamına gelecektir.
Her hâlükârda, yukarıda çizilen genel çerçeve, gerginliğin ve düellonun hızla tırmanması perspektifini daha güçlü kılmaktadır. Elbette, bu aşamaya varmadan çeşitli girişimlerle savaşın önlenebilmesi veya sınırlı tutulabilmesi de mümkün, ancak o kritik eşiğin geçildiği hissi herkesi tedirgin ediyor.
İsrailli bir analistin şu sözleri, gelinen aşamayı oldukça iyi tasvir ediyor: “İsrail ve İran, Ortadoğu’da bir volkanın ağzında ölümcül bir dansı sürdürüyor. Ağır bir vals şeklinde başlayan bu dans, bir noktada çılgın bir kılıç dansına dönüşecek!”[2]
 
[1] Jeffrey Goldberg, “Saudi Crown Prince: Iran's Supreme Leader 'Makes Hitler Look Good'”, 2 Nisan 2018, https://www.theatlantic.com/international/archive/2018/04/mohammed-bin-salman-iran-israel/557036/
 
[2] Ben Caspit, “Israel braces for Iranian military reaction”, 2 Mayıs 2018, https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2018/05/israel-iran-netanyahu-syria-targets-nuke-speech-archive-war.html